Varoluşçu düşünür Jean Paul Sartre, insanın nesneleşmek ile özgürleşmek arasında gidip gelen kaderini tartışmıştır. Varlık ve Hiçlik onun en önemli kitabıdır. Ben bu yazıda, vaktiyle okuyup hakkında düşündüğüm Varlık ve Hiçlik kitabının teknik zorluklarına girmeden, şu konuyu tartışacağım. İnsan nasıl özgürleşir? Ve neden özgürlükten kaçar? Kendini aldatmanın sonucu neden nesneleşmektir?
Kaygı, Varlık ve Hiçlik ‘te insan yaşamını felce uğratan özel bir durumdur. Kişi bu felce yakalandığında iki seçeneği vardır: Özgürlüğün cehennemini kabullenerek hiçlikle yüzleşmek ya da uykuya dalarak bir nesne gibi var olmayı seçmek. Bu kavşağın tehlikesi, özgürleşmek ya da nesneleşmek arasında tercih yapma zorunluluğudur. İnsan hangi seçimi yaparsa yapsın bu cehennemden kurtulamaz.
Bu yazıda, Jean Paul Sartre ‘ın ortaya koyduğu bu açmaz üzerinden, insan olmanın nasıl bir ara-da olmak olduğunu tartışalım. Sartre ilginç fikir ve yorumlarında, yaşamımıza dokunacak ilhamlar ve açılımlar bulabileceğimizi düşünüyorum.
Varlık ve Hiçlik kitabında kaygı ve bilinç
Kaygı insanın varlığının en derinine ilişir. Öyle ki, Jean Paul Sartre ‘ın ünlü örneğinde uçurumun kenarında duran kişi, kendisini hem uçurumdan sakınmak hem de uçurumdan aşağı atlamak ister. Çoğumuz bu anı ve bu ikilemin doğurduğu kaygıyı yaşamışızdır. Kaygının nüksettiği anda insanın neredeyse kendisi dışındaki her şeyden ve dahi kendisinden vazgeçişi, onun ne güçlü bir duygulanım olduğunu kanıtlar.

Jean Paul Sartre ‘a göre bilince sahip olmanın kendisi her daim bir uçurumun kenarında olmaktır. Keza sadece insan, hiçlik ile bağlantı kurma ve hiçliğin dünyaya gelişine aracılık etme şansına sahiptir. Peki bu ne manaya gelir?
Jean Paul Sartre ‘ a göre, var olanlar (nesneler) özleri yani ne oldukları (ve ne işe yaradıkları) ile özdeştirler. Bu anlamda her biri olumsallıkla dolu ve süreklidir. Fakat sadece insan için varoluş özden önce gelir. Yani insan kendisini bir nesne gibi hazır bulmaz ve kendisini oluşturmak zorunda kalır.
Jean Paul Sartre ‘ a göre, bilince eşlik eden riskin kökeni, bilincin kendi varlığı içinde hem ne değilse o olması hem de ne ise o olmamasıdır. (Varlık ve Hiçlik, s.121)
Çünkü bilinç, hiç’leyici ve oyuncu bir doğaya sahiptir. Bilincin doğası öyle işler ki, bilinç hep olduğunu değiller ve olmadığına yönelir. Yani Bilinç kendisini olmuş bir şey olarak bulmaz. Dahası, kendisini yaptığı şeyi de hiçleme ve değilleme ile aşma eğilimindedir.
Peki insan zihni neden hiçliğin kıyısındadır? Bu soruya nihai bir cevap vermez Sartre. Ancak insanın, hiçliği ve değillemeyi bizzat varlığa getiren olarak görür düşünür. Bilincin öncesinde geniş bir olumsallık vardır buna göre. Bu olumsallığı bölen ise insan bilinci ve özgürlüğüdür.

Özgürlük ya da Sorumluluk
İnsan işte bu tanımlanmamışlık alanında insan olur. Bu alana özgürlük ismi verilir. Ama Jean Paul Sartre ‘da özgürlük bir imkan değil bir zorunluluk ve sürgün yeridir. Zira insan bilincin ve en nihayetinde varlığın doğası gereği, sürekli kendisini yeniden seçmek, her seçimi ile yaşamı yeniden anlamlandırmak zorundadır.
Bu tablo ışığında, toplumların neden özgürlükten koşarak kaçtıkları çok net olarak anlaşılır. Zira özgürlük sorumluluk getirir. İnsan bu sorumluluğu kabul etmediği oranda, kendini şeyleştirir ve klasik anlatılara teslim olur. Sartre bu kaçış sürecini kendini aldatma olarak tanımlar ve onun kötü bir bilinç hali olduğunu söyler.
İnsan neden özgürlükten kaçar?
Bu noktada insanın neden özgürlükten kaçmak istediğini anlamak kolaylaşır. Çünkü sorumluluk, bir yüktür. Ve insan bu yükü taşımayı seçecek cesareti yoksa, kendini aldatmayı seçer. (Self-deception) Bunun da yolu, kültürün ürettiği insanı dünyanın merkezinden uzaklaştıran hikayelere inanmaktır.
Örneğin dinler kadercilikleri ve Tanrısal planı merkeze alan yapıları sebebiyle, insanı rahatlatır. Çünkü insan kendi sorumluluğunu taşıması gereken bir merkez değilse, bir başka hikayeye dahil olarak yaşayabilir. Oysa insanın özgür olması, bunun tam aksi durumdur.
Fakat farklı bir soru da sorabiliriz. İnsan neden özgürlükten kaçamaz? Bunun ilk sebebi, özgürlükten kaçanın nesneleşmek ve daha az insan olmak manasına gelmesidir. Ancak ikinci sebep, insan bilincine ilişkindir. İnsan bilincinin hiçleyici yapısı sebebiyle, insan nesneleştiği ve kendini aldattığı durumda bile tam mutluluk içerisinde kalamaz.
Tam da bu yüzden insan özgürlüğe sürgündür Jean Paul Sartre ‘ a göre
Kaygı
Bilincin bir diğer vergisi ise kaygıdır. Zira bilinç, özgürlüğe ve hiçliğe mahkum olduğundan, sürekli muallakta ikamet edecektir. Özgürlük kaygıdır ve kaygı sorumluluktur Sartre için.
Ciddiyet halindeyken kendimi nesneden hareketle tanımlarım; bunun için de, girişmekte olmadığım bütün girişimleri imkansız diye apriori bir yana bırakırım ve özgürlüğümün dünyaya vermiş olduğu anlamı dünyadan geliyormuş gibi, mecburiyetlerimi ve varlığımı kuruyormuş gibi kavrarım. İçdaralması halinde, kendimi hem tümüyle özgür hissederim, hem de kendimi dünyanın anlamının benden gelmesini sağlamamazlık edemeyen olarak kavrarım. (Jean Paul Sartre, Varlık ve Hiçlik, s.85)
Gördüğümüz gibi, Sartre düşüncesinde insan, Heidegger düşüncesi ile benzer şekilde, bizzat bazı içkin imkanları sebebiyle kaygı ve sıkıntının muhatabıdır. (Bknz. Heidegger, kaygı ve depresyon) Fakat cesur olmamızı önerir Sartre. Ancak kaygının yüzüne bakabilen yaşamın sorumluluğunu alabilir çünkü.
Bu sorumluluğu üzerine almamak ise, kendi halinde nesneler gibi (Sartre’ın Hegelci terminolojisine göre kendinde şeyler gibi) var olmaktır. Oysa insan için bu mümkün değildir. İnsan ya mahkum olduğu sorumluluğu üstlenmek ya da onun gölgesinde yaşamak zorundadır.
Öyleyse kaygı yaşamın doğal ve canlandırıcı bir parçasıdır. Çünkü ertesinde özgürlüğe kavuşuruz. Ve insan olmanın sorumluluğuna. Öyleyse insanı insan yapan kaygıdır diyebiliriz. Bu bakış açısı ışığında, kaygı ve korkularımızı sahiplenmenin bizim için faydalı olacağı söylenebilir. Bu sahiplenme, hem ‘insan’ olma yoluna girmemizi sağlayabilir, hem de kaygıların ertelenmesinden doğacak türev duygulanım ve endişeleri azaltabilir.

