Bojack Horseman ne anlatıyor? Netflix’in en iyi animasyonlarından olan Bojack, bize hayatla ve insani krizlerle ilgili çok şey anlatıyor. Bu yazıda Bojack Horseman dizisinin varoluşçu temaları nasıl tartıştığını ele alalım. Varoluşçu temaları hangi amaçla kullanıyor dizi? Bojack Horseman konusu nedir?
Bojack Horseman, özgün karekterleri ve karanlık ama zengin mizah tonuyla Netflix yapımları arasında dikkat çekiyor. Özelikle de depresif bir ruh haline getireceği sarkastik ve nihilist açılımlarla bizi rahatlatıyor. Çünkü dizinin karekterleri ve hikayesi yoğun şekilde varoluşçu izlekler ve öğeler içeriyor.
Kendi adıma ben de dizinin tamamını keyifle izlediğimi söylemeliyim. Ama dizinin varoluşçu izlekler içerdiğini söylüyorsak, bu izleklerin dizide ne kadar varoluşçu düşünce dolayımında kaldığını ve bizi ne kadar varoluşçu bir sorgulamaya yönlendirdiğini sorgulamak zorundayız.
Çünkü bir hikayenin yaşama ilişkin bir tartışmayı sürdürmesi ile o tartışmayı eğlence ve pazarlama için kullanması, bir anlamda meze haline getirmesi iki ayrı şeydir. Bojack Horseman bunlardan hangisini yapıyor?
Bojack Horseman‘in varoluşçu öğeler içeren bir entertainment ürünü olduğunu da söyleyebiliriz. Peki burada varoluşçu tartışmayı sabote eden sadece yapımcı ya da Netflix mi olacaktır? Bu sabotaj, varoluşçuluğun bazı kırılganlıklarını kullanıyor olabilir mi? Varoluşçu düşünce bu noktada ne oranda tehlikeli oluyor bizim için ? Sartre’ın varoluşçuluğu bazı tehlikeler içeriyor olabilir mi?
Bojack Horseman elbette insanın varoluşa (existenz) ilişkin bazı hassasiyetleri manipüle ediyor. Öyleyse burada pazarlama adına sahte bir varoluşçuluk yapıldığını mu söylemeliyiz? Bunu söylersek, varoluşçu düşüncenin bu manipülasyona açıklığı ile ilgili ne düşüneceğiz?

Bojack Horseman elbette insanın varoluşa (existenz) ilişkin bazı hassasiyetleri manipüle ediyor. Öyleyse burada pazarlama adına sahte bir varoluşçuluk yapıldığını mu söylemeliyiz? Bunu söylersek, varoluşçu düşüncenin bu manipülasyona açıklığı ile ilgili ne düşüneceğiz?
Bojack Horseman konusu
Bojack Horseman, ününü ve hayattaki amacını kaybetmiş bir oyuncudur. Geçmiş başarılarına saplanıp kalmış ve anılarıyla yaşayan Bojack, günlerini alkol ve uyuşturucu ile geçirir.
Dizinin ilk bölümleriyle birlikte, gölge yazarı Diane ile birlikte hayat öyküsünü yazmaya başlar. Fakat bu yolculuk hiç de kolay olmayacaktır. Bojack yaptığı seçimler, hataları, pişmanlıkları ile yüzleşmek zorunda kalır. Tabii her insan gibi yeni hatalar da yapmaktan kurtulamayacaktır.
Bojack Horseman konusu, bir insanın hayatın anlamsızlığı ile nasıl baş edebileceğidir. Tam da bu yüzden, insanın karanlık yönlerine derinlemesine eğilir dizi.
Bojack ve Varoluşçuluk
Bu noktada tabii varoluşçu düşünürler akla gelir. Sartre, Heidegger, Camus gibi düşünürler insan için seçim yapmanın ne kadar zor olduğunu savunur. Özgürlük her zaman sorumluluk getirir. Ve hayatın anlamı denen şeyin hazır olarak bulunamaz, onun üretilmesi gerekli.
Bu düşünürleri takip eden Dostoyevski, Kafka gibi yazarlar ve Munch gibi ressamlar, varoluşçu izlekleri sanat eserlerinde kullandılar. Bu sanat eserlerinde insanın sınır durumları incelenir. Ve insanı insan yapanın ne olduğu, insanın ne ile yaşadığı gibi sorular sorulur.
İşte Bojack Horseman de bu geleneği takip eder. Bu yüzden öncelikle varoluşçu düşünce, başlangıcı ve ilkeleriyle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Bunun ardından, Bojack Horseman’in varoluşçuluğun ilkeleriyle neden bağdaşmadığını göstereceğim.
Varoluşçuluğun başlangıç motivasyonu
Motivasyon sorunu, her zaman felsefenin temel meselelerinden olmuştur. Felsefe yeni bir yaşam önerdiği gibi, bu yaşama bizi yönlendirirken kendi rehberliğini de önerir. Bu noktada ise bu rehberliği nasıl bir giriş yapılması gerektiği, felsefenin insan ve yaşam için neden ve nasıl önemli olduğu sorunu ortaya çıkar.
Her felsefe, bu soruna yeni bir cevap verir. Örneğin Marks, felsefenin adaletsiz dünyayı değiştirmek için bir rehber olduğunu önerir ve güçlü bir giriş verir. Bu giriş, Yunan filozofları için ruhun sağaltılması ve mutluluğa ulaşılması iken, örneğin Seneca için, mutsuzluk ve talihsizliklere karşı kırılganlıktan kurtulmaktır.
Bu felsefelerden her biri, bu amaca ulaşmak için bir epokhe, yani gündelik olanın – egemen söylemin paranteze alınıp sorgulanması anı içerir. Bu an, felsefe söz konusu olduğundan genelde düşünsel ve karmaşıktır. Bu yüzden de, hedef ne kadar gerçekçi olursa olsun, felsefe yeterli popülerliği tarih boyunca ulaşamamıştır. (Bu gerekli de olmayabilir.)
Ancak varoluşçu epokhe, bu noktada büyük bir yenilik getirir. Varoluşçu filozoflar, kaygı, ölüm korkusu, yalnızlık, ümitsizlik gibi sınır durumların insanın varoluşu için en önemli anlar olduğunu iddia eder ve felsefeyi tam da bu noktadan başlatır.
Artık mutluluğa ulaşmak için Platon un ideler kuramından ya da Hegel’in karmaşık diyalektiğinden geçmemize gerek yoktur. Varoluşçu filozoflar bunun yerine yaşamımızdaki krizler üzerine düşünmemizi ister ve tartışmalarını tam da buradan başlatırlar. Çünkü kriz anı, insanın dönüşüm anıdır.
Felsefeciler bu kriz anlarını ve sınır durumlarını, karamsarlığa saplanıp kalmak için tartışmaya açmaz. Onları yapmak istediği, yaşamı yenileyecek bir destek noktası bulmaktır. Varoluşçuluk epokhesini yani başlangıç noktasını kaygı’da bulur.
Varoluşçu hedef ve araçlar
Varoluşçu strateji, temel olarak insanın yaşamını ve değerlerini kendisinin kurduğuna / kurması gerektiğine dayanır. Ve insanın bu noktadaki yalnızlığının içindeki yaratıcı potansiyelini arar. Evet, insan anlamsız bir dünyada yalnız ve dayanaksızdır. Ancak tam da bu yüzden bu anlamı kendi seçim ve yorumsamaları ile kurmak zorundadır.
Bu yüzden varoluşçu felsefe umutsuzluk, ölüm, kaygı gibi temalar üzerine eğilir. Ve bu temaların yaratıcı dokunuşunu arar. (Romantizmini değil.) Fakat bu esnada kullandığı araçlar, varoluşçu tartışmanın medyasına da bağlı olarak (bir felsefe metni ile bir filmin farkı gibi) tartışmayı da etkiler. Bu noktada varoluşçuluğun 20. Yüzyılın travmatik sanat dünyasında geniş bir karşılık bulduğunu da hatırlamak gerekir.
Varoluşçu felsefe insana yokluğun içerisinden sorumluluğu vermek isterken, varoluşçu sanat existensin kırılmalarını, insanın sınır durumlarını kendi meşrebince işler. Ancak bu öğeler ve araçlar varoluşçu düşüncenin hedeflerini ne oranda yansıtır? Bu soru her sanat eseri özelinde düşünülmeli.
Burada Sartre’ın bin sayfalik felsefe metni Varlık ve Hiçlik’ten başlayıp Camus’un romanlarına, Cioran’a, Zeki Demirkubuz filmlerine ve Bojack Horseman‘e uzanan bir yelpazeden söz ediyoruz. Ama bu spekturumun içerisinde avantaj, dezavantaj ve kırılganlıklardan söz etmek mümkün olsa gerek.
Bojack ve depresyonun estetiği

Bojack Horseman, kariyer ve ilişkiler açısından tam bir boşlukta olan, uzun süredir kendisinden kaçan bir aktörün (Bojack) varoluşsal krizleri ile yüzleşmesi sürecini anlatıyor. Eski bir dizi yıldızı olan Bojack, uzun süredir kaçtığı yaşamsal gerçekliğini kabullenmek zorunda kalacaktır.
Horseman, varoluşsal referanslara sahiptir evet. Fakat diziyi izlerken, varoluşsal krizlerin çarpıcılığı mi bizi daha çok etkiler yoksa depresyonun estetiği mi bizi kendisine çeker, bundan emin olamıyoruz. Depresyonun estetiği ile varoluşsal felsefesinin izlekleri aynı şey midir?
Ben ayrı olduklarını düşünüyorum. Diziyi izleyen kişiyi sarsmak yerine rahatlatıyor Bojack. İki his var bu rahatlamanın arkasında. Birincisi kötü olayların ve krizlerin herkesin başına gelebileceği fikrinin rahatlatıcılığı. İkincisi ise izleyenin yaşadığı ‘iyi ki bu olay benim başıma gelmedi’ hissi.
Bu hisleri aynı anda yaşayan izleyici, Bojack‘in kendini kandırma dalgalarının arasında, bir uyarı mı yoksa bir rahatlama mı buluyor? İkisi de mevcut olsa da, ikincinin daha ağırlıklı olduğunu sanıyorum.
Bu belki de Netflix‘in paradigması ile de ilgili: Sonuçta böyle bir platformdaki bir dizi belli bir ölçüde rahatsız edici olabilir. Bojack bunun sınırlarını zorluyor mu? Evet. Bu sınırlar yeterince geniş mi? Bu soruya hayır cevabını vereceğim.
Suçlu Bojack mi yoksa varoluşçu düşünce mi?
Bir suçlu daha eklemek isteyebiliriz bu listeye: Netflix. Ama Netflix‘in kendi platformunda kendi satış stratejisine uygun yayınlar oluşturması, yani medyanın tarzının içeriğini belirlemesi neden yanlış olsun? Sonuçta her girişimci kendi istediği ürünü sunabilir pazara. (Tabii ürününün etik sorumluluğunu da üstlenmek şartıyla.)

Evet, en nihayetinde Bojack‘in satılması için, estetik olması, rahatsız edicilik dizinin içeriği gereği bulunmak zorunda ise de bunun da belirli bir estetik içerisinde gerçekleşmesi gerekiyor. Yani dizinin varoluşçu vuruşları da belirli bir konfor deneyimi yaşatmalı izleyiciye. Bu estetik ise, Bojack’in psikolojik savunma mekanizmaları olan kinizm, kara mizah ve ironi ile gerçekleşiyor.
Bu ögeler ile, insanın varoluşuna dokunan değil, insanı rahatlatan bir ürüne ulaşılması, varoluşçuluğun tüm olanaklarını tüketmeyebilir. Ama eğer varoluşçu düşüncenin temel araçları ve tartışmaları, varoluşçuluğun tam tersi bir amaç için kullanılabiliyorsa, burada varoluşçu stratejinin sınırlarını da görebilmeliyiz. Çünkü Bojack bu sorunun tek semptomu olmuyor.
Örneğin Zeki Demirkubuz Masumiyet‘ten sonra hiçbir doyurucu film çekemezken, aslında Dostoyevski ile Tarkovsky arasında bir bataklıkta debelenip duruyor ve aynı estetiği sinemasal araçlarla oluşturmaya çalışıyor.
Fakat bu estetik, hem sinemanın dünyasına uymuyor. Hem de insanın karanlık yönlerini ve gerçekliğini göstermek yerine onu abartıyor. Ve bu yozlaşmış insanı eskimiş bir paradigma ile yeniden kuruyor. Demirkubuz filmleri varoluşa ilişkin bir dokunuştan ziyade Oğuz Atay tarzı bir aydının isyanı ve kırgınlığı anlatımına sahip.
Sonuç olarak, Bojack Horseman ve Demirkubuz vakası özelinde görebildiğimiz gibi, varoluşçu izleklerin varoluşçu ya da felsefi olmayan amaçlar için de rahatlıkla kullanılabildiğini görmüş oluyoruz. Her stratejinin güçlü ve zayıf yanları olduğuna göre, varoluşçuluğun da bundan azade olmayacağı açık. Fakat burada vermemiz gereken karar, bu stratejinin artılarının mı, eksilerinin mi daha fazla olduğu.





Bir yanıt yazın