Cinlerden neden bu kadar çok korkuyoruz? Cevap çocukluğumuzda dinlediğimiz öyküler, dinsel dayanaklar, karanlık korkusu vb. olabilir. Ama cinlerle ilgili gizemin, daha karanlık bir boyutu da olabilir. Belki de cin hikayelerinin korkunçluğu, uygarlığa dair huzursuzluğumuza dayanıyor. Uygarlığın huzursuzluğu cin hikayeleri ile nasıl ilişkilenebilir? Cinlerden neden korkarız? Cin musallatı bedenimizi mi, beynimizi mi, dünyamızı mı tehdit eder?
Cin hikayelerinin asıl büyüsü, cinlerin gizemli ve öngörülemez oluşudur. Bu varlıklar, çok büyük yararlar ve zararlar verebilirler. Cinler sadece eğlenmek için kötülük yapabilirler, çünkü biz insanların tabi olduğu yasa ve ahlaka dahil değildirler. (Aslında bu tartışmalı, örneğin İslam inancında cinlerin Süleyman ve İsa’nın yasalarına uymak zorunda oldukları söylenir, en azgın cinler dışında tabii.)
Ben tam bu noktada, yani cinlerin insanların ve uygarlığın yasalarının dışında olduğu noktada, insanın en büyük korkularından birisini görüyorum. İnsanlar, uygarlığa zoraki olarak boyun eğerler. Tam da bu yüzden, yasa ve ahlaka isyan etmeye her zaman hazırız. Bizler uygarlığa hem ihtiyaç duyuyor, hem de ondan nefret ediyoruz. Cinlerle karşılaşma ve cin musallatı gibi fenomenler tam bu sınırda yaşanır.
Uygarlığa isyan etme itkimizi bastırıp, cin hikayelerine yansıtıyor olabilir miyiz? Cinlere tam da yapmak istediğimiz kötülükleri yaptırıyor olabilir miyiz hikayelerde? Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu ile cin hikayelerinin ne ilişkisi var?
Cin hikayeleri ve korku
Neden korkarız? Kabaca bize zarar verebilecek bir dış ya da iç etkenin varlığından çekinir ve ona karşı önlem almak isteriz. Yani korku bir nesneye sahiptir.
Cinler ve cin musallatı söz konusu olduğunda, asıl kotkutuculuğun bu varlıkların kavranılamazlığı ve öngörülemezliği olduğunu düşünüyorum. Öyle ki cinlerin isimlerinin anılması bile hoş karşılanmaz ve onlara refere etmek için “iyi saatte olsunlar” gibi üstü kapalı ibareler kullanılır.
Cinlerden bu kadar korkmamızın en önemli sebebi dinsel inançlar olsa da, ikinci sebebin belirsizlik olduğunu düşünüyorum. Kaynağın belirsiz olması, korkuyu ikiye katlar, çünkü korkunun öznesi, nesneyi tanımadığından iki kat önlem almalıdır.
Cinler, pis yerlerde yaşarlar. Çirkin ve tehditkardırlar. Üç harfliler bazen bireysel olarak zarar verir insana, bazense şeytan gibi insan türünü tehdit eder.
Tam da bu öngörülemezlik yüzünden, hayalgücü ve kabuslar da cin hikayelerine doluşuverir. Cin teması gibi öyküler, İslam gibi dinler için de sorunludur bu bakımdan. Çünkü bu anlatılar, paganizmin ve antik korkuların sızması için önemli boşlukları oluşturur. Cin hikayeleri, bu muğlak derinliklerden bize seslenir.

Cinler, insanlar ve yasalar
Cinleri ve insanları bağlayan ortak yasalar var mıdır? Sami dinleri çerçevesinde kalırsak, bu soruya olumlu cevap vereceğiz. Ancak bu ortak yasalar, cinlerin ehlileştirilmesi ihtiyacından doğar. Ve Samilerin peygamberleri tarafından onlara öğretilir.
Bunların en önemlisi, Süleyman peygamberin yasasıdır. Süleyman yasası, cin hikayelerinde en çok karşılaşılan motiflerdendir. Süleyman peygamber, cinler üzerinde büyük bir güce sahipti ve insanlarla cinler arasındaki ilişkileri düzenleyen temel bazı yasaları ortaya koydu.
Süleyman peygamberin yasasının en önemli kısmı, cinler ve insanlar arasındaki olaylarda mahkeme hakkı getirmesidir. Cinler ve insanlar arasında bir anlaşmazlık çıktığında, taraflardan birisi mahkeme isterse, tarafsız ve güvenilir bir hakim başkanlığında (bazen cin padişahlarıdır bunlar) ve şahitler huzurunda mahkeme toplanır. Bu mahkemenin sonucuna uyulması zorunludur ve bu mahkemenin kararına uymayanlar, ölüm cezasına çarptırılır.
Burada ilginç olan, hikayelere göre tüm cinlerin İbrahimi dinlerden olmamasıdır. Ateist, satanist ya da dinsiz cinlerin büyük çoğunluğu bile mahkemenin kararlarına uyar. Düzen ve öngörülebilirlik, bu öngörülemez varlıklar için de bir ihtiyaç demek ki.
Süleyman yasası ve cinler
Süleyman yasası aynı zamanda bazı düzenlemeleri de içerir. Bu yasaya göre, cinler insanlar onları rahatsız edip, onların yaşadıkları yerlere kendi ayaklarıyla gitmedikçe, insanlara musallat olamaz. Aksi durumda, yani insanlar cinlerin yaşam alanlarını ihlal ettiğinde, cinler kendilerini korumak için bazı önlemler alabilir.
Ayrıca cinlerin, Süleyman peygambere çok büyük hürmet ettikleri düşünülür. Bugün hala Anadolu’da bazı bölgelerde, gece sokağa kirli su dökülecek “destur ya ahd-i Süleyman” denir. Bunun sebebi, cinlerin Süleyman’a senin adını anan kişiye dokunmayacağız diye söz vermeleridir.
Benzer bir yasanın ise, İsa yasası olduğu söylenir. Bu yasaya göre cinler, insanların onları göremediğini dikkate alarak insanlara yaklaşmalıdır. Cinler gizli olmalarının avantajını kullanarak insanları yanıltmamalıdır. Bu yanıltıcılık, cinlerin insan kılığına girmesini de yasaklar.
Buna benzer az sayıdaki yasa, sadece birkaç tarz ilişkiyi düzenler. Çünkü her dünyanın kendisine ait yasaları vardır. Asıl sıkıntı ise, farklı dünyaların karşı karşıya gelmesidir.
Bence cin hikayelerinin asıl korkutuculuğu, bu yasasızlık durumudur. Kendi dünyamız içerisinden gelen kötülük bir şekilde öngörülebilir. Fakat bilmediğimiz bir dünyadan, yasal ve ahlaki bir düzlem içerisinde olamadığımız varlıklar, bize daha çok zarar verebilir. Bu zararın korkusu bile yeterlidir.
İnsanların yasa ve uygarlıkla çatışması: Uygarlığın Huzursuzluğu
Uygarlık, insanlığın ilerlemesi için her bir bireyi baskılar. Ne de olsa bireysel güdüler, pek çok zaman insanlığın ortak çıkarları ile çakışmaktadır. Tür, her zaman bireyden daha önceliklidir.
Freud, bireyin uygarlıkla bu sürekli çatışmasına uygarlığın huzursuzluğu ismini verir. Uygarlık bireyin sınırsız arzularını baskıladığı, lobidosunun büyük kısmını başka eylemlere aktarmasını emrettiği ve onu yasaklarla dizginlediği için, bireyin uygarlıkla arasında çözülmez bir çelişki olduğunu söyler. Bu gerilim insanlığın ilerlemesi için gerekli, ama aynı zamanda travmatiktir.
Bu sebeple, biz insanların bir yanımızla yasa ve düzenin getirdiği huzuru benimsediğimiz, diğer yanımızla ise onu içten içe reddettiğimiz söylenebilir. Bu öfkeyi açıkça ifade etmesek de, bizim bir parçamızdır ve kabuslarımızda da olsa, ortaya koyulmalıdır.
Ben korku ve gizem hikayelerinin, bu işlev ile ilişkili olabileceğini düşünüyorum. Ya insanlar, gizli ve yıkıcı bazı yönlerini, cin ve korku hikayeleri gibi anlatıların performansında tatmin ediyor olabilirler. Bir sonraki bölümde, bu anlatılardaki hangi performansların bu fonksiyona denk geliyor olabileceğini tartışalım.
Eğer konu ilginizi çektiyse, ”Marcuse, Uygarlığın Huzursuzluğu’na nasıl karşı çıkar?” yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Uygarlığa isyanın gizlenmesi
Uygarlık ve kültüre yapılan her isyan, açık değildir. İnsan bazen isyanını kendisinden bile gizler. Bazı güdüler sadece kabuslarda ortaya çıkar ve hemen unutulur. Ama bu isyanın ve karanlık boyutun, gizemli cazibesi bazı hikayelerde boy gösteriyor olabilir.
İlk performans, cin hikayelerinde sık sık karşılaşılan kurban fenomenidir. Kötücül cinler, önemli büyüler için ya da önemli defineleri bulmak için, insanlardan “insan” kurban ister. Bu kurban kişinin ailesinden ya da sevdiklerinden birisidir çoğu hikayede.
Bu kurban anlatısı, insanların kendi yakınlarına yönelik yıkıcı duyguları ile ilgili olabilir mi? İnsanlar yüzleşmek istemedikleri yıkıcı güdülerini, cinlere atfediyor olabilir mi?
İkinci performans, kişinin toplumdan kaçısına ilişkin örneklerdir. Toplum hepimiz için önemlidir, ama aynı zamanda ondan kaçmak da isteriz. Into the wild filmi bu durumu çok iyi anlatır.
Pek çok cin hikayesinde, cinlerin kandırdığı ya da cinlere karışan insanlar, toplumdan uzakta ve izbeleliklerde yaşarlar. Ama bu kişiler, içinde yaşadıkları yerin farkında değildir. Bu kişiler, hayal dünyasında bir dünya yaratıp orada yaşar.
Korku ve uygarlıktan kaçış
Toplumdan kaçıp cinlere ve cinlerin dünyasına karışma anlatısı, toplumdan kaçış isteğine denk düşüyor olabilir mi? Cinlere karışan kişinin asıl amacı, gündelik hayatın kaygısından kurtulmak mı?
Üçüncü performans, toplumdan dışlanan kişilerin cin dünyası gibi hayali alemlerde güç kazanma hikayeleridir. Gündelik hayatın stresinden kaçmaya hepimizin ihtiyacı var elbette. Ancak travmalar yoğunlaşıp, gerçekliğe dayanma kapasitesi bittiğinde, insanlar cin hikayeleri gibi dünyalara sığınabilir.
Hüddam ve cindar hikayeleri, Harry Potter benzeri anlatıları da içerebiliyor. Toplumla uyuşamayan baş karekter, bazen birisinin el vermesi sonucunda bazense yaşadığı dehşet olayları neticesinde, cinler aleminde büyük bir güç kazanır. Öyle ki bu güç, ona insanların dünyasında da güç ve statü kazandırır.
Toplumsal uyuşmazlık ve sosyal izolasyon, cin hikayelerinin jeneratörlerinden birisi olabilir mi?
Peki ya cinlerle cinsel ilişki yaşama ya da cinler tarafından aşık olunma hikayesini nasıl yorumlamalıyız? Bu anlatılar, toplumsal cinsiyet rollerinden ve jestlerinden kaçış olabilir mi?
Kocasının istismarından bıkmış ve başka hiçbir savunması olmayan kadın, cinlere sığınmış olamaz mı? Ya da aile kurumunu reddetmiş bir kişinin, cinlere sığınması, toplumsal baskıdan kurtulmak için bir bahane olamaz mı?
Sonuç
Sonuç olarak, cin hikayelerinin ana kaynaklarından birisinin, uygarlık ve topluma ilişkin huzursuzluklarımız olduğu iddia edilebilir. Uygarlığın huzursuzluğu bilinçaltı düzeyinde de işler. Mitlerin ve cin hikayelerinin, bilinçaltımızın derinliğinden beslenmediğini iddia edebilir miyiz?
Eğer bu konu ilginizi çektiyse, ilgili yazım ”Paranormal olaylar bilinçaltından mı kaynaklanıyor?” a buradan ulaşabilirsiniz.





Bir Cevap Yazın