Şu anda hayatımın iş aradığım ve iş görüşmeleri yaptığım bir dönemindeyim. Bunu bir zorunluluk gereği yapmıyorum, hayatımda bazı değişiklikler yapmak istedim. Yine de iş arayışı içinde olmak yani işsiz olmak, belirsizlikler içerdiğinden duygusal olarak zorlayıcı olabiliyor. Üstelik bizim gibi işsizliğin yaygın olduğu bir ülkede, iş arama ve işsizlik sürecinin duygusal yükü üzerine düşünmek boşuna olmasa gerek. Bu yüzden işsizlik psikolojisi üzerine düşünmeye çalışacağım.

İş ararken duygusal açıdan kırılgan olmak son derece anlaşılır. Fakat bu duyguların fazlalaşması bazı içsel ve dışsal baskılara ve inançlara / dayatmalara işaret ediyor olabilir. Ve bu baskının politik / hegemonik bir yönü olduğunu düşünebiliriz.

Kapitalizmin en uygun dişlisi olmadığımız için neden üzülürüz? Bunu bize ailemiz mi öğretir? İş arayışı ya da işsizlik dönemlerinde içinde olduğumuz değersizlik hislerini nasıl değerlendirmeli? İşsizlik psikolojisi neden değersizlik hisleriyle birliktedir?

Bu zorlu duygular sorumluluk ile ilişkilendirilecek kadar masum mudur? Yoksa bu duygular, sorumluluk ve görev kavramlarının sistem tarafından manipüle edilmesi sebebiyle mi tetiklenir?

İşsizlik psikolojisi ve değersizlik duygusu

İşsizlik durumundaki kişi, yaşamsal fonksiyonlarını sürdürememe noktasına kadar ulaşabilecek bir imkansızlık içerisindedir. Bu belirsizliğin duygusal olarak zorlayıcı olması son derece anlaşılır. Ama bu duygular, değersizlik hissine nasıl yol açar? İşsizlik psikolojisi neden bu kadar sıkıntılı?

Bugün herkes kendi şirketinin kendini sömüren işçisidir. Herkes birey olarak hem efendi hem de köledir. Sınıf mücadelesi de insanın kendisiyle iç savaşına dönüşür.

Psikopolitika, Byun Chul Han, s.15
issizlik psikolojisi

Konunun bir yönü, boş kalma ve kendini geliştirememenin getirdiği boşluk hissi olabilir. Ne de olsa insan eylem içerisinde daha sağlıklı ve hezeyana düşmeye daha az meyillidir.

Ama bu zorlayıcı duygular, çok da uzun sürmemiş işsizlik durumlarında ya da tercih edilmiş işsizlik durumlarında da yoğunlaşabilir. Değersizlik hislerinin bu kadar hızlı yükselmesi, çocuklukta öğrendiğimiz bazı yanlış inançlarla ilişkili olabilir. (Ve bu öğrenilmiş yanlış inançlar, psikolog yardımıyla baş edilmesi gereken konulardır.)

Çocuklukta ödül ceza mekanizması ile terbiye edilmek, bu noktada en önemli etkenlerden. Çocuk, başarılı olduğunda ödüllendirilir, başarısız olduğunda cezalandırılır ise; başarı durumuna göre değişen bir özdeğer algısı geliştirir.

Oysa doğru pedagojik yaklaşım, çocuk bir başarı gösterdiğinde o alana olan ilgisini ona tanıtmak ve kendini geliştirmesine yardımcı olmak, başarısız olduğu alanda ise desteklemek ve o alanla düzeyli bir ilişki kurabilmesini sağlamaktır. Bu yaklaşım sayesinde çocuk, her durumda değerli olduğunu fark eder ve yetiskinlerin desteği sayesinde kendini geliştireceği alanları tespit etme gücüne sahip olur.

Bu konunun konumuzla ilgisi şudur: çocukken başarısız olduğu için kendisini değersiz hisseden çocuk işsizken ve iş arama sürecindeyken de kendisini değerdiz ve kırılgan hissetme eğiliminde olacaktır. Yani işsizlik psikolojisi, çocukken öğrendiğimiz toplumsal değerler ile ilgili. Ve bu değerlerin de büyük ihtimalle bizi sürekli iş gücü içinde tutmak gibi ekonomik sebepleri var. Yani konu tamamen duygusal.

Sınıf çatışması ve özdeğer duygusu

Hepimiz özdeğerimizi bir şekilde kabullenmeli ve ortaya koymalıyız. Özdeğer ve özsaygı, teorik olarak düşündüğümüzde hepimizin insan olmak dolayısıyla kazandığımız ve ancak çok ekstrem durumlarda kaybeceğimiz duygular. (Cinayet ya da başka bir insanlık suçu izlemek gibi ekstrem durumları kast ediyorum.)

Ancak pratik hayatta böyle yaşayabiliyor muyuz? Gündelik hayatta kendi özdeğerimizi koruyacak ve geliştirecek şekilde davranabiliyor muyuz?

Ben kapitalist bir dünyada ve daha da kötüsü bir 3. Dünya ülkesinde, bunun çok zor olduğunu düşünüyorum. Dış sartlar bu kadar zorlayıcı, eğitim sistemimiz bu kadar kötü, ekonomi bu kadar adaletsizken, insanın özdeğer ve özsaygısını koruması bile kolay görünmüyor.

Sadece pedagojik bir sorundan bahsetmiyoruz. Evet, aileler çocuklarını ödül ceza mekanizmasını kullanarak yetiştirebilirler. Bunun ilk sebebi eğitimsizlikleri olabilir. Fakat burada daha güçlü bir güdü vardır. Kendisi de ekonomik baskılar içerisinde olan ebeveyn, kolaylıkla çocuğun ruh sağlığındansa ekonomik savaş alanında ona başarı sağlayacak şekilde yetiştirmeye karar verebilir.

Dahası ebeveynin pedagojik cahilliği bile politiktir. Ebeveyn pedagojik açıdan eğitisimsizdir yani bilgisi eksiktir, yanlış sanılar içerisindedir. Fakat bu yanlış sanılar neye/kime hizmet ediyor? Ben bu sanıları kapitalizmin beslediği ve kullandığını sanıyorum. Çünkü işsizken kendisini değersiz hisseden bir emekçi, sömürülmeye ve adaletsiz koşulları kabul etmeye çok daha eğilimli olacaktır.

Yani cahil eğitici olan ebeveyn, sandığımızdan daha masumdur. Suçu, hegemonyanın buyruklarına direnecek bilinci ve kapitalizmin taaruzuna direnecek gücü olmamasıdır. Böylece kapitalizmin en büyük esprisine geliriz. Hakkı gasp edilmiş emekçi, çocuğunuza daha iyi sömürülebilmesi için yetiştirir ve düşmanına teslim eder. Depresyon tam da burada doğar.

Kendini mükemmelleştirmeye çalışmanın amacının, kendini tümüyle sömürme olduğu ortaya çıkar.

Psikopolitika, Byun Chul Han, s.38

Kapitalizm ve depresyon

Kapitalizmin bir diğer espirisi, kurbanlarının kendilerini suçlu ve eksik hissettirmeyi başarabilmesidir. Bu durum, sınıf bilincinin giderek gerilemesi, boş zaman savaşının kapitalizm lehine kazanılması ve kapitalizmin hegemonik teknikleri iyice geliştirmesi ile birlikte gelişir.

Kapitalizmin gelişimini ve refah içinde yaşamını engellediği kişi, refah içerisinde yaşayanlara bakar ve kendi başarısızlığının suçunu sorgular. Fakat kendisine verilmeyen araçlar ve haksız rekabet ortada olduğu halde, kurban suçu kendisinde arama eğilimindedir. Nasıl olup da bazı kişiler başarılı olurken o olamamaktadır?

Neoliberal performas toplumunda başarısız olan kişi, toplumu ya da sistemi sorgulamak yerine başarısızlığından kendini sorumlu tutar ve utanç duyar…. Neoliberal öz-sömürü rejiminde ise insan öfkesini kendine yöneltir. İnsanın kendine yönelttiği bu saldırganlık sömürüleni devrimci değil depresif yapar.

Psikopolitika, Byun Chul Han, s.16

Tam bu noktada, depresyon hayatımıza sızar. Hem emeğine hem de yaşam gayesine yabancılaşan kişinin elinde kalan tek çözüm, yavan bir nihilizm ve karamsarlıktır. Depresyon, bu kişilerin afyonu olur.

Tam bu noktada, kapitalizm ürettiği hastalığın tedavi araçlarını da pazarlamaya başlar. Bu araçlar dinsel ve ırkçı fanatizm, yoga ve meditasyon ile başlayıp gelişen new-age dinler, kişisel gelişim mitleri vb. olabilir. Böylece mağdurlara isyan etmeyecekleri kadar yardım edilmiş olunur. Psikoloji bile ister istemez bu amaca hizmet edecektir.

Neoiberal performans öznesi ”kendinin girişimcisi” olarak kendini gönüllü ve tutkulu şekilde sömürür. Bir sanat eseri olarak kendilik, neoliberal rejimin tümüyle sömürebilmek amacıyla ayakta tuttuğu güzel ve aldatıcı bir görüntüdür.

Psikopolitika, Byun Chul Han, s.35

İşsizllik psikolojisi, kapitalizmle mücadele alanı mı?

O halde sadece depresyonla değil, kapitalizm ile de mücadele ediyoruz. İşsizlik psikolojisi de bunun savaş alanı. Üstelik bu mücadele toplumsal eylemlilik düzeyi ile sınırlı değil, söylemsel düzlemde de devam ediyor.

Bu noktada önemli olan, söylemsel düzlemin sınırlarını iyi kestirebilmek. Çünkü söylem, dışımızda belirip bizi reklamlar, babamızın söylenmeleri, patronumuzun mobbingi olarak bize ulaştığı gibi, iç sesimiz olarak da bize ulaşıyor.

O halde hem söylemle, hem depresyonla, hem de kapitalizm ile mücadele etmek gerek. Bu noktada işsizlik durumunda özdeğer duygumuzun düşmesi durumunu tekrar değerlendirebiliriz.

Evet, bizler bu aileler tarafından, sınıfsal bilincimiz iğdiş edilerek yetiştirildik. Ve içinde olduğumuz umutsuz durum için bile, kendimizi sorumlu tuttuk. İçinde olduğumuz depresyon bile, bizim için sadece bir eğlence ve eşlikçiydi.

Sermaye bizi tekrar borçlu / suçlu kılan yeni bir Tanrı değil mi?

Psikopolitika, Byun Chul Han, s.17

İçinde olduğumuz bu durumda, bize sunulan duygu durumunu değiştirmek ve ondan özgürleşmek için elimizden geleni yapmak zorundayız. İşsiz olduğumuzda kendimizi değersiz hissetmek zorunda mıyız? Tabii ki hayır. Peki bunu başarabilecek miyiz?

Sonuçtan emin olamayız. Yine de mücadele etmemiz gerekiyor. Çünkü kendi bilincimizi ancak böyle kazanabilir ve daha adil bir dünyayı ancak böyle kurabiliriz. Sözde somut yıkılıp geride kaldığında, gerçekliğin kendisi ile karşılaşacağız. Ve hepimiz en azından biraz daha özgür olacağız.

Ve bu mücadeleyi, sadece büyük eylemlilikler ile kazanmayacağız. Özdeğer duygumuzu geliştirecek jestler, işsizlik gibi kriz durumlarında göstermeye çalışacağımız sakinlik, dinginlik içerisinde olmasak da buna yönelik umudumuzu korumaya çalışmak… İşsizlik psikolojisi ile baş etmek de buna benzer bir fırsat olabilir.

Bir Cevap Yazın

Trending

Alçak kültür sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin