Kırsal kesimde zihinsel hastalık, majör depresyon ya da şizofreni benzeri ruhsal rahatsızlık geçirenlere cinler musallat olmuş diye yorum yapıldığını birkaç kere duymuştum. Bunu bizzat bir akrabamız da yaşadığında, konu üzerine düşünmeye kadar verdim. Cin musallatı gerçekten de zihinsel rahatsızlıklarla ilişkili mi? Bu köylülerin yorumumuydu, yoksa cinler insanı delirtir mi? Beyne yerleşen cin belirtileri nelerdir?
Deliliğin – akıl hastalığının anormalliği ile paranormalin ilişkilendirilmesi hakkında ne düşünmeliyiz? Ötekinin ve farklı olanın normalden dışlanması ve zayıf olanla araya mesafe koyulması mı burada söz konusu olan? Cin musallatı fenomeni zihinsel rahatsızlıklarla ilişkili midir?
Peki ya öteki açısından durum nasıl görünür? Cin musallatı gibi paranormal olaylar, normalin baskısından bir kaçış mıdır? Yoksa normal olmayan, yani çeşitli sebeplerle ötekileşen mi paranormale varır? Yani normal-de, toplumda bulamadıklarını para-normalde aramaya mı başlar umarsızca?
Her halükarda, korku, gizem ve gölgeler akıl ile değil duygular ile ilişkili. Benzer şekilde, paranormal hikayelerde bazı cinlerin insanların duygulanımlarını etkileyebileceği, sinir bozukluğu yaratabileceği, insanda nefret duygusu uyandırabileceği anlatılır. Böyle bir iddiayı çürütmek kolay olmasa da, bu iddianın kökenine yönelmeye çalışabiliriz onu anlamak için. İlk fark edeceğimiz, mitsel bir açıklama ile karşı karşıya olduğumuzdur.
Cinler, daimonlar ve akıl hastalıkları
Eski insanlar, özellikle akıl hastalıklarını daimonlara (kötücül ruhlara) bağlardı. Bu belki de psikoloji, uyku, rüya gibi fenomenlerle ilgili açıklamaları olmamalarındam kaynaklanıyordu.
Yunan’da, demonların akıl hastalıklarına, sara hastalığına, uykusuzluğa ve yüksek ateşe bağlı deliriuma, yani hezeyana hükmettiğine, bütün bu olumsuzluklarda kötü ruhların parmağı olduğuna inanılır. Usdışı, kontrolsüz konuşmalar, irade kaybı gibi durumlarda ruhlarla ilişkiye geçilmesi söz konusudur.
Cadılar ve Cadı Avı, s.88, Haydar Akın
Bu açıklama, hastayı daha karamsar kılmak için yapılmıyordu elbette. Bu açıklama ilkel şifa tekniği ile ilişkiliydi. Hastalıkları kötü ruhlarla ilişkilendiren şifacı (şaman), bir sonraki adımda iyicil ruhları yardıma çağırarak hastayı iyi ederdi.
Bu tedavinin en kritik yanı, toplumsal inançtı. Bu yüzden cinler insanı delirtir mi sorusu, ilkel şifacı için hikayesel bir performansın parçasıydı. (Bknz. Cin Musallatından Kurtulmak ve İlkel Şifacılık)
Cin musallatı ve mitoloji
Mit, insanın akılsal ve teknik gücünün daha az olduğu bir çağın dünyayı açıklama biçimidir. Mitolojide çoğu zaman, insanların tanrıların ve kaderin oyuncağı olduğunu görürüz. Bu manada, mitin dünyaya daha az açıklayıcı ve daha çok büyüleyici bir yaklaşım olduğu söyleyebiliriz.

İnsanlık olarak mitosu çoktan terk edip logos’a geçmedik mi? Şu an dünyamızı ağırlıklı olarak mitosla değil, akılla kavradığımız doğrudur. Yine de hikayelerin üzerinizdeki etkisinin ortadan kalktığını söylemek zor. Ne de olsa insan hikaye anlatan hayvandır. (Homo- narrans)
Mitin temel özelliklerinden birisi, insan dışı durum ya da olaylara insani – ruhsal özellikler atfedilmesidir. Bizim ele aldığımız konuya gelirsek, cinlerin insanlara musallat olup onların sinirlerini bozabileceği hatta onu delirtebileceği iddiasına dönmeliyiz. (Bu minvalde paranormal yorumlara örnek olması açısından şu yazıya göz atabilirsiniz.)
Cin musallatı, bilimsel bir açıklaması ve karşılığı olmayan bir fenomendir. Yani beyne yerleşen cin belirtileri, aslında zihinsel / nörolojik sorun yaşayan bir kişinin başvurduğu bir mitolojik açıklamadır.
Bu yüzden insanın inanç yönü ve simgesel düşünceyle alakalıdır. Bunun mitsel bir açıklama olduğunu kabul ediyorsak, cin musallatı ve paranormal olayların mitsel kökenini araştırmalıyız.
O halde cinler insanı delirtir mi sorusunu ve beyne yerleşen cin belirtilerini, simgesel düzlemde araştıralım.
Cin musallatı ve mitsel tedavi
Psikolojinin bilim olarak ortaya çıkmadığı erken dönemlerde, sinir sistemi ve zihinle ilgili rahatsızlıklar, şaman vs. gibi dini – manevi uzmanlar tarafından tedavi ediliyordu. Bu kişilerin temel tedavi tekniği ise kötü ruhların bedenden çıkartılması ve hikaye ile ruhun sağaltılması idi.
Bunun açıklaması basittir: Din adamı, kişiyi (ve toplu ritüellerde toplumu) bu problemi aşabileceğine inandırmalıdır. Bunun için atalar kültü, doğa ruhu ya da tanrılar gibi güç atfedilen ögeler yardıma çağrılır. Sorun, örneğin bir kötü ruhun şahsında somutlaştırılır ve kötü ruh kovularak, hasta iyileşmeye davet edilir.
Bu işleme, şamanların uyguladığı zor doğum törenleri örnek gösterilebilir. Ahmet Güngören’in Dil ve Büyü kitabında aktardığı üzere, Levi-Strauss Cuna yerlilerinin zor doğum durumlarında uyguladıkları bir dua ve bu duaya eşlik eden töreni analize tabi tutar.
Şaman, duada – törende anlattığı hikaye ile, ‘hastanın ruhunu yitirdiğini, çünkü ruhunun kötü ruhlar tarafından esir alındığını vurgular ve ardından koruyucu ruhların yardımıyla hastanın ruhunu kurtarıp ona geri verir ve onun iyileşmesini sağlar.’ (s.60)
Strauss’a göre şaman, hastayı mücadeleye geri çağırır. ‘Şaman sanki dış gerçekliğe karşı ilgisi azalmış ve çektiği acılar sonucunda duyarlılığı artmış bir hastayı, bir başlangıç durumunu, en küçük ayrıntılarının bile ayırdına vararak, belirgin ve yoğun biçime yeniden yaşamaya itmektedir. ‘ Bu sürecin psikoterapi ile benzerliği dikkat çekicidir.. (Dil ve Büyük, s. 63)
Bu hikayenin yaratacağı ruhsal iyileşme bir yana, Strauss duanın yapısal analizini yapar. Ve bu analizle, duanın doğumu psikolojik açıdan kolaylaştırıcı birtakım anlatısal tetikleyiciler içerdiğini söyler. Bu analizle Strauss’un gösterdiği üzere, şamanik büyü sadece sosyo-kültürel bir işleve sahip değil. O aynı zamanda ruhsal sağaltıcı bir işleve de haiz. Sonuç olarak, şaman mitsel – psikolojik bir yöntemle hastayı tedavi etmeye çalışır.

İşte bu mitsel kaynak, günümüzde ruhsal rahatsızlıkların cinler ve paranormal ögeler ile açıklanmasının sebebi olabilir. Ancak biz burada artık bir çağrıdan değil, bir çağrının kalıntısından söz ediyoruz. Ve hattâ bir tehditten. Çünkü yalnızın ve depresifin dışlanması, tüm normalleri hizaya sokar. Eğer deliye cinler musallat oluyorsa anlatıya göre, toplumun mesajı açıktır. Cin musallatı yaşamak istemeyen duygularını kontrol etmeli ve aklın çemberi içinde kalmalıdır.
Cin musallatı ve zihinsel rahatsızlıklar
Eskilerin mitolojik bir anlatısı olan cin musallatının, çoğu zaman zihinsel rahatsızlıklarla ilişkilendirilmesi şaşırtıcı değil. Çünkü insan zihni, pek çok karanlık gölgeye sahip (bilinçdışı gibi) ve fiziksel fenomenlere göre daha ‘ruhani’ sayılmış bin yıllarca. Bu yüzden de insanlar cinlerin insanı delirteceğine inanmış.
Günümüzde bu inancın sürmesi de anlaşılır. Arkaik dönemin şifacısı türlü hastalıkları tedavi etmek zorundayken, günümüzde bu tedaviyi çoğu zaman modern doktor üstleniyor. Cinci hocaların ise ilgilenebileceği pek fazla konu yok. Onlar ya modern tıbbın tedavi edemediği hastalara şifa vermeye çalışıyor. Ya da depresyon gibi vakalarda, hasta çoğu zaman bir psikiyatra ya da psikoloğa ulaşamadığından sahne alıyorlar.
Cin musallatı dediğimiz fenomeninse, zihinsel rahatsızlıklarla pek çok benzerliği var. (Bknz. Cin musallatı belirtileri ve bilimsel açıklaması) Bunlardan bazıları şöyle:
- Cinlerin vesvese vermesi, sürekli durmayan bir iç sese ve olumsuz düşüncelere sahip bir hastanın semptomlarına benziyor. Psikolojik travmaları sebebiyle kötü inançlara sahip bir insan, psikolojik bir yardım alamazsa, cin musallatı gibi hikayelere sığınmak zorunda kalabilir.
- Cin musallatına uğrayan kişinin sürekli anlamsız sesler duyduğu söylenir. (Cinlerin sözleri ve vesveseleri) Bu semptom da benzer şekilde travmalara, şizofreniye, depresyona, bipolar bozukluğa, nörolojik sorunlara dayanıyor.
- Şizofreni gibi daha ileri rahatsızlıklar da, cin musallatı belirtilerini ortaya çıkarıyor. Ses halüsinasyonları, şizofreninin en yaygın belirtilerinden biridir.
- Epilepsi gibi sinir sistemini etkileyen daha kompleks hastalıklar da, cin musallatı hikayelerinde anlatılan bazı semptomlara yol açabilir. Sara krizi sırasında hastanın titremesi, vücudunun kasılması, garip sesler çıkarması… Bunlar cin çarpması semptomları ile paraleldir.
Aklın egemenliğine direniş olarak mit

Mitsel olanın işlevini sadece insanın ilkel dönemi ile sınırlamamak gerekir. Evet, akıl insanı doğa karşısında güçlü kılmış ve egemenliğini arttırmıştır. Ancak akıl aynı zamanda insanın insan üzerinde ve Uygarlığın insan üzerinde egemenlik kurmasına da yol açmıştır. (Freud Uygarlığın huzursuzluğun düşmanı değil, bizzat kaynaklarından birisi olduğunu iddia eder. Freud’un bu teorisi ile ilgili yazım için bakabilirsiniz. )
Bu noktada mit yeni bir işlev kazanır. Mit, aklın egemenliğine karşı bir direniş işlevi görebilir. Tabii bu durumun hangi özel durumlarda ortaya çıkacağı ayrı bir konudur.
Akıl egemenliğin aracı olduğunda ve normallik hegemonya olarak hakimiyet kurduğunda, düzenin ötekileri birtakım başka direniş odakları arayışına girebilirler. Bu direnişin gerekliliği, kapitalist modern aklın yıkıcılığı nedeniyle ortaya çıkar. Çünkü akıl, tarihsel ve sınıfsal olandan ayrılamaz.
Fakat bu direniş, mücadelenin sadece başlangıcıdır. Çünkü toplum, direnenleri ve farklılaşanları hizaya sokmak ve aynılaştırmak için tetiktedir.
Burada Foucault’nun akıl hastanesi ve deliliğin tarihçesi ile ilgili eleştirel çalışmasını anabiliriz. Ve bu bağlama oturtmaya çalışabiliriz. Bu çalışmasında Foucault kabaca akıl hastanesini bir toplumu düzenleme aracı ve bir tehdit olarak ele alır. Çünkü akıl hastanesi ve ruh doktorunun bilimsel tehditiyle, mitin ve inancın paranormal tehditi benzer şekilde özneyi hizaya getirme amaçlıdır.
Bu noktada cinler ve paranormal hikayelerin, kapitalist aklın sonsuz gücüne karşı bir belirsizlik parametresi ve bir tehdit olarak ortaya koyulup koyulamayacağını söylemek zordur. Ancak paranormal hikayeler, aklın gücünün askıya alınmasını kesinlikle zorunlu kılar. Bu hikayelerin en azından nefes alacak bir alan olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Ya da en azından bir kaçış alanı işlevi görüyor olabilir bu hikayeler.
Cinlerin yalnız insanlara musallat olması
Cinler neden yalnızlara musallat olur? Çünkü toplum yalnızlığı ve sürüden ayrılmayı kötü bir şey olarak sunar. Zira sürüden ayrılan, toplumun ilkelerinden de ayrılır. Ve kültürü yadsır. Toplum ise ister istemez bu yadsımayı kırmak isteyecektir.
Belki de bu yüzden yalnız yaşayan insanlara delirmiş ya da cinlere karışmış denmiştir. Evet yalnız bir anlamda delidir, çünkü yaygın aklı reddetmiştir. Ancak bu reddediş bir yeteneksizlik yüzünden olabileceği gibi, toplumun zorbalığı ya da sadece kişinin seçimi kaynaklı da olabilir. Fakat toplum buna aldırmaz, onun istediği kendisine katmak ve iyileştirmek / aynılaştırmaktır. Bknz. Cinler neden yalnız insanlara musallat olur?
Deliliğin yalnızlıkla ilişkilendirilmesi, yalnızın toplumun değerlerine meydan okumasıdır. Cin musallatını, toplumun yalnıza meydan okuması olarak yorumlayabiliriz. O halde cinler insanı delirtir mi sorusu, bu noktada son derece işlevsel ve toplumsaldır.
Sonuç: Cin musallatı insanı delirtir mi

Deli, yani yaygın aklı reddeden ya da kısmen / tamamen onu yadsıyan kişidir. O içinde cinler bulunan sihirli lambayı açmıştır. Bu cinler, ona mı musallat olur, toplumun geri kalanına mı burası kesin değildir. Ne de olsa deliye bu teşhisi koyan öteki’lerdir.
Bu yazıda cinler insanı delirtir mi sorusunu ele aldık. Ve, zihinsel hastalıkların mitoloji ve hurafelerle ilişkili olduğunu gördük. Daha çok kırsal kesimlerde görülen cin musallatı gibi fenomenler, bence cahillikle ve psikolojik desteğe ulaşımın zorluğuyla yakından ilişkili. Beyne yerleşen cin belirtileri gibi konular günümüzün değil ilkel dönemin açıklamalarıdır.
Sonuç olarak, delilik ve ruhsal hastalıklara cinlerin sebep olabileceği şeklindeki batıl inancın, arkaik mitsel kökenleri olduğu ancak bu mitsel eğilimlerin belki de günümüzde hegemonik eğilimler olarak devam ettiği söylenebilir. Bence paranormal açıklamaların ve hikayelerin göründükleri kadar basit olmadıklarını, bunların çeşitli psiko-sosyal temelleri olduğunu söyleyebiliriz.





Bir Cevap Yazın