Karanlığın Şahidesi, Mehmet Berk Yaltırık ‘ın güçlü tarihsel korku romanı. Kitap, bize hem İhsan Oktay Anar kadar güçlü tarihsel sekanslar, hem çok zengin bir korku folklörü, hem de insanlık haliyle ilgili pek çok güçlü hikaye sunuyor. Karanlığın Şahidesi, bence son zamanların en güçlü yerli korku romanlarından birisi. Gelin, Mehmet Berk Yaltırık ‘ın bu eseri üzerinden, paranormalin politikasını tartışalım.
Benim kitapta asıl güçlü bulduğumsa, korku ögesinin insanın varoluşsal sınır durumları ve toplumsal çatışmalar / fay hatları; en nihayetinde politika ile birlikte ele alınıyor olması. Bu derinlik sayesinde, gerçekliğin esrarı, gizemi ve korkunçluğu ile dehşet ögelerinin gücü iç içe geçiyor ve dünyayı bizim için yeniden yaratıyor.
Asıl amacım kitapla karşılaşmam üzerine bir kayıt düşmek. Bu yüzden kitabın sunduğu deneyimle ilgili de düşüneceğim. Ama benim kendi çalışmam bağlamında asıl tartışmak isteyeceğim, korku ve dehşet hikayelerinin yaşamın kıyısında nasıl doğduğu, bu hikayelerin yaşamı nasıl ve neden daha katlanılır kıldığı olacak.
Paranormal hikayeler, mikropolitika bağlamında ne ifade eder? Yaltırık’ın kitabı bağlamında, toplumsal sınıf çatışması, zorbalık ve ataerkil düzenin baskılarını; paranormal korku hikayesinin işlevi ile nasıl ilişkilendirmeliyiz? Ecelkıyan Bediye ve Pervideş’i cinlere karıştıran, onları şehrin cadısına ve zorba celladına dönüştüren, geride kalanların bu hikayeye ihtiyaçları mıydı, yoksa kolektif bilinçaltının vicdanı boyutu muydu? Peki bizim bu hikaye ile kurduğumuz ilişki neydi? Korku hikayeleri nereden doğar, insanın hangi yönlerini şeffaflaştırır?
Karanlığın Şahidesi‘ni, üzerine uzun zamandır düşünmeye çalıştığım cin hikayeleri, batıl inanç, büyü gibi fenomenlerle ilişkisi bakımından da ilginç buluyorum. Öyleyse Mehmet Berk Yaltırık‘ın bu heyecanlı kitabı üzerine düşünmeye başlayalım. (Mehmet Berk Yaltırık’ın özgeçmişi için şuraya bakabilirsiniz.)
Mehmet Berk Yaltırık’ın İstanbul’u
Her şeyden önce belirtilmesi gereken, hikayenin çok güçlü ve inandırıcı bir tarihsel havası olduğu. Hikayenin geçtiği sahneler, çok güçlü tarihsel bir atmosfer oluşturuyor.
Anlatımın bu mekansal gücü, akla tabii ki İhsan Oktay Anar’ı getiriyor. Üstad kitaplarında, çok güçlü büyülü tarihsel atmosfer kurar ve mekansallığı hikayenin parçası haline getirir. Anar’ın kitaplarını okurken, bir kameranın sehrin üzerinde genel çekim yaptığını hissederiz.
Bence Mehmet Berk Yaltırık’ın anlatımı, İhsan Oktay Anar’dan hiç de aşağı kalır değil. Asıl farklılık ise, iki yazarın anlatı tarzlarından ve konularından ileri geliyor bence. Çünkü Anar büyülü gerçekçi ve masalsı bir hava yaratır. Ama Yaltırık çok daha gerçekçi ama tehditkar, toplumsal çatışmaların insanları gerçeküstüne sürüklediği bir dünya tasvir ediyor.
Aslında Yaltırık’ın anlatımını politik yönden yorumlamak isteyeceğim girizgah da bu noktada ortaya çıkıyor. Ama şimdilik bu başlığı bekletelim. Yine de Mehmet Berk Yaltırık’ın korku anlatısının arka planına ilişkin bir fikir elde etmiş oluyoruz.
Mehmet Berk Yaltırık‘ın İstanbul’u son derece acımasız ve tehlikeli bir yer. Belki de anlattığı dönem de buna yol açıyor. Çöken bir imparatorluğun yozlaşması, yeniçerilerin yarattığı düzensizlik ve kendi başkentinde adaleti sağlayamayan, artık bir bostan korkuluğuna dönüşmüş devlet aygıtı yeterince ürkütücü olsa da; yazarın da bu durumu hafifletmeden anlattığı bir gerçek.
İşte tam da bu acımasızlık ve zulüm, paranormalin ve korkunun kaynağı oluyor Karanlığın Şahidesi ‘nde. Gerçekliğe katlanamayan birey ve toplum, gerçeküstünü bir ihtiyaç olarak çağırıyor. Ne de olsa insan hikayeler anlatan ve hikaye ile beslenen hayvandır. Ve bu hikayeleri, şehirlerimize de işleriz ince ince.
Yaltırık’ın anlattığı İstanbul’u, hem tarihsel bir panorama sunuyor. Hem de bu panoramanın üretebileceği hikayelerin peşine düşüyor. Böylece ne şehir, ne de insan eksik kalıyor. Mehmet Berk Yaltırık, eski İstanbulu büyülü ve korkunç bir hava içerisinde, kanıyla canıyla yeniden yaratıyor.
Periveş, Ecelyandı ve zalimler
Karanlığın Şahidesi, iki kadının korkunç benzerliğini konu edinir. Anlatının temel yapısı, zamansal olarak farklı dönemlerde yaşansa da birbirine örülen iki kadının hikayesinden oluşuyor. Periveş ve Ecelyandı’nın birbirlerinin hikayelerine güç veren dayanışması, şehri kasıp kavuracaktı.
Periveş köle tacirleri tarafından ailesinden koparılıp İstanbul’daki bir ailenin yanına verilir. İstanbul’daki hayatı zorlu olacaktır. Birkaç ailede kapatmalık yaptıktan sonra, taciz ve baskılara dayanamayıp bir dönem sokak serserileri ile sokaklarda yaşar. Bir dönem yosmalık, bir dönem dağa çıkıp eşkiyalık bile yapar.
Tüm bu olaylar boyunca, ona eşlik edense kabusları ve kurtulamadığı karanlık hikayelerdir. Hikayenin başında gayrımeşru bir çocuk olduğundan, hamamda doğar ve cinlerin musallatına uğrar Periveş. Bu motif, bir korku ögesi olarak kitabın atmosferine hizmet ettiği kadar, ezilenlerin lanetlenmelerine de denk düşer.
Periveş’e cinlerin musallat olması
Hayatının gerçeklere dayanamayacağı kadar zorlandığı her döneminde cinlerin dünyasına karışır Periveş. Ben bu noktada cinnetle paranormalin kaynakları arasında kurmuş olduğum bağlantıyı hatırlıyorum. Gerçeklikle rasyonel bağlantının yitirilmesi, memeli için hikayelere sığınma ihtiyacı doğuruyor.
Tam bu noktada gerçekliğin zorlanması durumu ile karşılaşıyoruz. Gerçeklik kavrayışımız karışık ve belirsiz evet. Ama yine de hikayenin gerçekliğe baskın çıkması, her zaman için bir ihtiyaca gönderimde bulunuyor. Çünkü ihtiyaç buluşun anasıdır.
Bence bu hikayenin işaret ettiği boşluk, zalimlerin hegemonyası ile ezilenlerin sınıf bilinci ve direnişi arasındaki uzaklıktı. Daha da ilginç olansa, ezilenlerin yani sessizlerin bu çaresizliğinin, paranormal bir dayanışmaya dönüşmesi hikayede.
Hikayenin sonunda, Periveş kaderini kabul eder ve kabuslara karışmaya karar verir. Kendisine musallat olan cini öldüren Periveş, Ecelyandı’nın hikayesine karışarak şehrin zalimlerine musallat olur. Hayatına girmiş her zalimden intikam alanların Periveş, zamanla diğer zalimlerin de kabusu haline gelir.
Periveş’in intikamı, adaletin çoktan terk ettiği bir şehrin vicdani cehennemi miydi? Yoksa kadının umutsuzluk içerisinde bir mezar köşesinde delirirken ağzından dökülen sayıklamalar mıydı? Hikaye bu sorulara kapı aralasa da hikayenin bunlara ihtiyacı yok.
Yine de Karanlığın Şahidesi, bu sorulara kapı araladığı için güçlü bir anlatı bence. Çünkü korku, insanın kabuslarından çok kaygılarından beslendiğinde güçleniyor. Kaygı ise gündelik olanla ilişki içerisinde doğuyor her zaman.
Evrenselin suistimali olarak kötülük ve paranormal
Tam bu noktada şu soruyu sormak istiyorum. Pervideş’in lanetli bir cadıya dönüşerek adaletsiz İstanbul’a bela olması, bize ne anlatır? Bu hikayenin gücü nereden geliyor?
Kötü karakterleri hatırlayalım. Karanlık büyücü ve ustalar, neden hep ölümsüzlük ya da nihai güç gibi doğal olmayan arzuların peşinde koşar? Bu çaba mı onları kötü yapar, yoksa kötü oldukları için mi bunu yaparlar?
Kötüler, evrenseli ve hakikati suistimal ederek amaçlarına ulaşmak isterler. Fakat içine daldıkları bataklık, onların kendisine dönüşür. Ama bu hikaye bazen de tersinden yaşanır. Bazen de zorbalar, kendi hayaletlerini yaşamlarına davet ederler.
Siccin 3, Cürmü Aşk filmini irdeleyelim. Sevdiğinin ölümünü kabul edemeyen aşık, bir cini karısının suretinde bu dünyaya hapseder. Ve ona musallat olur. Ölümü yenmek ve sonsuz aşk gibi doğal olmayan bir arzu, aşığı ve hatta çevresindekileri karanlık cinler alemine sürükler. (Bknz: Siccin-3: Cürmü aşk ve paranormalin kaynağı olarak ölüm)
Cinler alemi ile ilgili hikayelerle ilgili bir rivayet, tam da bu durumu destekler. Bu rivayete göre cin musallatları, bir suçun ya da günahın peşinden gelir. (Voldemort’un ölümsüz olmak için cinayet işleyerek ruhunu parçalara ayırması ve ruhunun parçalarını çeşitli nesnelere hapsetmesi gibi.)
Karanlığın Şahidesi de bu rivayet ve hikaye örüntüsü ile benzerlik taşır. Zalimler, o kadar çok suç işler ki. Kendi zulümleri sebebiyle cinlere karışan Periveş, cinler aleminde güç kazanarak onların Azrail’i olarak geri döner.
Hikayedeki bu intikam ve kendini gerçekleştiren kehanet motifini, son derece politik buluyorum. Ne de olsa her suç işleyende iz bırakır. Ve daha kötü hale getirdiğimiz dünya, bizi iki kat kötü ve zayıf kılar. Eğer cinler, paranormal hikayeler ve kötülük arasındaki ilişki ilginizi çektiyse ‘Cinler neden kötü insanlara musallat olur?‘ yazımı okuyabilirsiniz.
Paranormal politik ve dilemması
Ama buradaki politika ikilidir. Karanlığın Şahidesi gibi bir hikaye, sessizlerin sesini hem duyurur hem de bastırır. Mikropolitika hem direniş ışığı hem de afyondur çünkü.
İlk gerilim, bu hikayenin uyarısındadır. Periveş’in uğradığı zulümler, evrenselin ihlalinin doğaüstü sonuçları bakımından bir tehdittir. Bu tehdit, kadim anlatıların ölçülülük düsturu ile benzerdir. Kötülük eden, tanrıların gazabına uğrar ve kötülük bulur.
Ama bu tehdit aynı zamanda zulme uğrayanlar için yatıştırıcı ve rahatlatıcıdır. Paranormal gerçekliğe katlanamadığımız yerde, ona dayanabilmek için yardımımıza koşabilir. Ama aynı zamanda gerçekliğe ve hegemonyaya baş kaldırmayı da erteler.
İnsan her halükarda hikayelere ihtiyaç duyar. Sahip olduğumuz hikayenin çarpıklığı ve gerçekten kopukluğu ise, gerçekliğin çarpıklığı ve varoluşun şiddetinden gelir. Mikropolitika, bu çarpıtmanın toposu olarak ortaya çıkar.
Belki de hikayelerimizi, bu topografyada yaptığımız yolculuğun ritmi ve aurası olarak düşünebiliriz. Ne de olsa her dünya, kendi arasına sahiptir. İnsansa bu dünyalar arasında salınır.
Bir Cevap Yazın