İslam öncesi Türkler’de kutsallık ve kozmik düzen, iktidar ile nasıl ilişkiliydi? Bu soruyu, Türk mitolojisi ve eski Türk kültüründeki bazı izler üzerinden takip etmek istiyorum. İktidar sahibi yani Kağan’ın; Gök tanrı, diğer tanrılar ve kötülük tanrısı Erlik’le ilişkisi neydi? Bu konuyu inceleyip, günümüz Türk kültürü ile karşılaştıracağım. Çünkü günümüzde sahip olduğumuz İslami kültürde olduğu gibi, İslam öncesi kültürde de iktidarın kutsallık hikayesine ihtiyaç duyup duymadığını merak ediyorum.
İktidarın kutsallığı, eski insanlarda sık sık gördüğümüz bir fenomen. Hatta bugün bile popülist lider, kutsal değerlere referans vererek bir tür kutsallık aurası kazanabiliyor. Bu da son derece anlaşılır, çünkü iktidar her zaman meşruiyet zemini arıyor.
Bu meşruiyet, doğası gereği iktidarın bir açığı. Çünkü iktidar her zaman bir tür ilksel şiddetle ilişkili. Ama onun kendini meşrulaştırma yollarından birisi olan kutsal, hepimizin hayatına yayılıyor. Bence kutsallık bu anlamda, iktidarın meşruluğunu tanımamıza aracılık ediyor.
Kutsallık aracılığı ile, mikropolitika alanına, yani gündelik hayata sızıyor iktidar. Kutsal, vicdan ve ahlakla da alakalı çünkü. O halde bu ilişkinin önce Türk mitolojisi özelinde nasıl kurulduğunu bakalım. Ardından günümüzdeki bazı yansımaları yakalamaya çalışacağım.
Türk mitolojisi ve hükümdarın kutsallığı
Eski Türklerdeki kahramanın ve hükümdarın kutsallığının, İslam kültüründeki kadar kati ve değişmez olduğunu söylemek zordur. (Daha kut anlayışına değineceğim.) Fakat yine de, Türk mitolojisindeki iyi ve kötü tanrılar ve hükümdarın kutsallığı ilişkiliydi.
İyi olan, yaratıcı Gök Tanrı’nın tarafında olandır. Onun yeryüzündeki temsilcisi hükümdardır. Dolayısıyla hükümdarın düşmanla savaşı, tanrısal düzeni sağlamak, iyiliğin hüküm sürmesini temin etmek içindir. Burada kötülüğü temsil edense kötülüğün başında tanrıdır. (Yani Erlik.) Geç dönemlerdeyse şeytan ve onun kötülükler yapan, düzeni yıkmak isteyen taifesidir.
Türk Mitolojisinin Kısa Tarihi, Yaşar Çoruhlu, s.125

Bu anlayışın dayandığı şey, Türk mitolojisindeki iyi ve kötü tanrı ayrımıdır. Göktanrı ve yer-su tanrıları dünyanın düzenini sağlarken, yeraltı ve kötülük tanrısı Erlik çürüme ve ölümle ilgilidir. İnsansa bu iki mitolojik (ya da vicdani) kutup arasında denge kurmak zorundaydı.
Benzer bir hikayeyi, Altaylar’ın Maaday Kara destanında da görüyoruz. Bu destana göre Altay hükümdarı, Erlik’in hizmetçisi Kara Kula Han tarafından esir alınır ve ülkesi işgal edilir. Fakat oğlu Kögüdey Mergen, babası tarafından öldürülmesinden korkularak terk edilse de, Altay ruhu tarafından korunup yetiştirilir. Kögüdey büyüyünce, Erlik’in hizmetçisi Kara Kula Han’ı yenerek ülkesini kurtarır, hatta Erlik’in kızını da alt eder.
Bir kahramanın halkını kurtarmasının anlatımı olarak okunan bu metin esasen, Tanrı’nın (Ülgen) yarattığı evreni ele geçirerek, orada kendi adına hüküm sürmek ve Göktanrı’nın düzenine karşı kendi düzenini kurmak isteyen Erlik’e karşı, Tanrı tarafından görevlendirilen kahramanın dünyayı ve düzeni karanlık güçlerden kurtarmasını anlatmaktadır.
Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Kısa Tarihi, s.183
Aslına bakılırsa, Erliğin Sami dinlerin şeytanı gibi salt kötücül olduğunu söylemek zordur. Çünkü Erlik, oğulları ve kızları aynı zamanda yer altı dünyasını ve diğer tehlikeli ruhları da kontrol altında tutar. Erliğin oğulları, Erliğin bilgisi olmadan kötülük yapan kötücül ruhları cezalandırırlardı.
Ayrıca Erlik, lanetlenen bir negatif karekter değildi. O aynı zamanda kendisine kurbanlar kesilen, yatıştırılmak istenen ve hastalık gibi durumlarda yardımı istenen ya da buna mecbur bırakılan bir figürdü. Yani müzakereye açıktı. Bu müzakereyi ise Şaman yürütürdü.
Yine de Erlik, şeytan ile benzer özellikler de taşırdı. O da yaratılış esnasında haddini aşması ve yaratıcı olmak istemesi yüzünden yer altının tanrısı olmuştu. Bu yüzden insana zarar veren güçlerle ilişkiliydi. Bu güçlerle ise, ancak Göktanrı gibi iyi tannrıların yardımıyla mücadele edilirdi. Bunu ise ancak şaman ruhsal ilişkiler kurarak, ve hükümdar dünyayı düzenleyerek sağlayabilirdi.
Başarıya ulaşan kahraman dünyayı kurtarmış olur, dünya düzenini yeniden kurar ve halkını mutluluğa kavuşturur. Neslinin devamını sağlayacak kadını elde eder ve Kara Kula Han’ı öldürür. Erlik’in kızını ve hatta Erlik’in kendisini alt eder.
Yaşar Çoruhlu, Türk Mitolojisinin Kısa Tarihi, s.193
Ayrıca çoğu türeyiş hikayesinde, hükümdarın soyu kutsal bir ağaçtan ya da kutsal bir ruhla ilişkiden doğmuştur. Örneğin Maaday Kara destanında, Kögüdey babası tarafından terk edilince, yaşlı bir kadın olan Altay’ın ruhu (dağ ruhu), mavi inek (tanrısal hayvan) ve diğer iyi ruhlar tarafından bakım alır. Böylece kahramanın tanrısal ve kutsal olanla ilişkilenmesi sağlanır.
Aynı kozmogoni mitlerinde olduğu gibi, Türk mitolojisi de kurucu liderlerin tanrılaştırılmasını içerir. Yani sonuç olarak, eski Türkler’de ve Türk mitolojisinde kahramanın ve hükümdarın kutsallığı motifini bulabildiğimizi söyleyebiliriz.
Ben Tanrı gibi ve Tanrı’dan olmuş Türk Bilge Hakan.
Bilge Kağan Yazıtı, Orhon Yazıtları
Hükümdarın kurt tarafından yetiştirilmesi
Türklerin destanlarında, Türklerin soyu ve hükümdarların soyu, Kurt’la ilişkili olarak gösterilir. Kutsal kahraman, bir kürt tarafından beslenir ya da hükümdara gökbörü (kutsal kurt) tarafından yol gösterilir.
Fuzuli Bayat, Kurt’un güneşle alakalı bir hayvan olduğunu söyler. Türk mitolojisinde, diğer pek çok ilkel kültürde olduğu gibi güneş kutsaldır ve tüm iyicil ruhlar ışıkla ve güneşle ilgilidir. Bayatli hoca buradan hareketle, hükümdar ya da kahramanın kurtla ilişki kurmasının, kahramana bir tür kutsallık verdiğini söyler.
Türk halkları kendi kahramanlarını yenilmez olarak göstermek için şu ya da bu şekilde güneş ile alakalandırmıştır. Türk halklarındaki soy efsanelerinin birine göre güneş ilk insanı yaratandır. (Mitolojiye Giriş, Fuzuli Bayatlı, s.65)
Eski Türklerde kut anlayışı
Türk mitolojisinde ve kültüründe hükümdarın kutsallığı, sınırsız ve sonsuz değildi. Çünkü eski Türklerde, kut sahibi olan, yani Tanrıların seçtikleri ve kutlu kıldıkları liderin, budunu başarılı ve mutlu kılacağına inanılırdı. Bu da ancak, lider halkına başarı getirebildiği sürece geçerli olurdu. Lider halkını başarısız kıldığında, tanrıların ondan kut aldığı düşünülürdü. Bu durumda halkı o lideri takip etmeyebilirdi.
Bu anlayışın, nispeten liyakata dayalı bir yönetim anlayışını çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Bu sistem, büyük ihtimalle göçebe ve boylara dayalı konfederatif bir topluluğa daha uygundu. Bunun bir tür askeri demokrasi olduğu iddia edilebilir belki de. Ancak bu sistem aynı zamanda, yönetimle ilgili karışıklıklara da açık olmalı.
Böyle bir yönetim anlayışında, yöneticiyi eleştirmek ve değiştirmeyi talep etmek mümkündü. Yerleşik toplumların, buradaki demokrasi tonlarını neden tercih etmediklerini de buradan çıkarabiliyorum. Çünkü iktidarın sorgulanması liyakati daha önemli kılsa da, yönetimin sürekliliğine de zarar veriyordu.
İşte tam bu noktada, İslam kültürü, eski Mısır, Babil gibi toplumların buldukları yaratıcı bir çözüm var. Bu da yöneticinin kutsal ve değişmez tanrının temsilcisi olduğu fikri. Bu fikre göre, yöneticiye isyan, aynı zamanda tanrılara ve kozmik düzene isyandır. Kur’an’da geçen ’emir sahiplerine itaat ediniz’ mottosu da bu fikre dayanıyor.
Ek: Eski kabilelerde hükümdar tabusu
Freud Totem ve Tabu kitabında, hükümdarın kutsallığı ile ilgili ilginç bir bölüm var. Freud, eski insanlarda bir tür hükümdar tabusu olduğunu söyler. Bu insanlara göre hükümdar kutsal ve tehlikeli güçlere sahipti.
Sıradan insanların, hükümdara ya da onun eşyalarına dokunması kesinlikle yasaktı. Hükümdara sıradan bir kişi dokunursa, bir tür elektrik akımına kapılır ve ölürdü. Bazı kabilelerde hükümdarın çıplak ayakla toprağa basması bile doğa için çok tehlikeliydi.
Freud burada, hem hükümdarın korunması amacının güdüldüğünü, hem de insanların kralı yetkisinden ve gücünden dolayı gözetim altında tutulması gereksinimi olduğunu söyler. Çünkü ilkel insan, kralın kendisinden de korkuyordu. Ancak kral kutsal sayılsa da, kuraklık gibi afetler yüzünden kralın suçlanıp öldürülmesi de nadir görülen bir durum değildi.
Freud, ilkel insanın, hükumdara karşı karmaşık duygular beslediğini söyler. Yönetici hem kutsal, hem de tehlikeliydi. Hem korunması gereken, hem de kendisinden korunulması gereken bir şeydi.
Kral görevlerini yerine getiremezse, en yüksek derecede haiz olduğu dikkat, ihtimam, baglılık ve din sel saygı, kin ve nefrete döner. Utanç verici bir şekilde kovulur ve eğer hayatta kalabilirse kendisini mutlu saymalıdır. Bugün bu tanrı gibi tapılırken, yarın bir cani gibi öldürülebilir. Fakat halkın tutumundaki bu değişiklikte bir tutarsızlık ya da bir çelişki gör meye hakkımız yoktur. Tam tersine, halk, sonuna kadar mantıklı kalır. Kralları eğer tanrılarıysa, koruyucuları olduğunu göstermek zorundadır, diye düşünürler ve artık kendilerini korumak istemediğine göre de, bu işi yapmaya daha istekli başka birine yerini bırakması gerekir. Fakat kendisinden beklediklerini yeri- ne getirdiği sürece, ona gösterdikleri ihtimamın sınırı yoktur.
Freud Totem ve Tabu, s.72
Sonuç: Hükümdarın kutsallığı sadece İslam etkisi mi?
Bu noktada araştırmayı derinleştirmeyip, kendi fikrimi söylemekle yetineceğim. Evet, hükümdarın kutsallığının Türklerde, Arap ve İslam etkisi ile güçlendiğini düşünebiliriz. Fakat bu etkinin, günümüzde sahip olduğumuz kutsal yönetici anlayışının tek kaynağı olduğunu söylemek bence naiflik olur.
Ben kendi adıma, eski Türklerdeki hükümdarlık anlayışı ve Türk mitolojisinin de, bu fikri desteklediğinin sanıyorum. Fakat bu ilişkilenme çok da basit olmayabilir. Çünkü eski Türklerde, kozmik anlayış öte dünya düşüncesine dayanmıyordu. O yüzden hükümdarın kutsallığı, halkına başarı getirmesi oranında vakıaydı.
Fakat İslam anlayışı öte dünya düşüncesine dayandığından, hükümdarın halkını mutlu etme zorunluluğu yoktur. Hükümdar, tanrının temsilcisi olduğundan, halkına acı da, mutluluk da, azap da getirebilir. Tüm bu acılarsa, ister Allah’tan, ister hükümdardan gelsin; öte dünyada ödüllendirilecektir.
Bu anlayışın tehlikeli olduğuysa açıktır. Ben kendi adıma, bu fikrin firavunun halkına önerdiğinden nasıl farklı olduğunu anlayamıyorum. Eğer İslam mülkünün hükümdarı firavun gibi yönetecekse, Musa halkını neden Mısır’dan çıkarmıştı ki?
Elbette bu yorum tek İslami yorum değil. Ve bir müslüman da bu yorumu eleştirebilir ve yanlış bulabilir. Ancak bu fikrin İslam ülkelerinde yürürlükte olduğunu da hatırlatmak isterim. Popülist siyasetçi de bu fikri istediği gibi kullanıyor. Bunu ülkemizde bile, dinin siyasete ne kadar alet edildiğinden görebiliyoruz.





Bir yanıt yazın