Hortlaklar ve cinler, ilkel insanın ölüm korkusundan mı doğmuştur? Totem ve Tabu Freud ‘un en önemli kitaplarından. Bu yazıda öncelikle kitabın genel yaklaşımına bakacağım. Bunun ardından özellikle ölü tabusunu inceleyeceğim ve ölü tabusunun kaynakları üzerine düşüneceğim. Hortlaklar ve kötücül ruhların / cinlerin doğuşu ile ilgili, ölü tabusu üzerinden neler öğrenebiliriz? İlkel insan ölülerinden neden korkardı? Gelin, Totem ve Tabu (Freud) üzerinden ölümle ilgili bazı batıl inançları inceleyelim. Ve bunların paranormal olaylarla ilişkisini tartışalım.
Freud, bilinçaltının kaşifi ve psikoloji ile psikanalizin kurucusu. Freud Totem ve Tabu kitabında, psikanaliz teorisini ilkel insanın adetlerine ve batıl inançlarına uyguluyor. Buradan hareketle de, bazı psikolojik nevroz ve motiflerin tarih öncesi kaynaklarına yolculuk yapar Freud.
Ölü tabusu ise ayrıca ilginçtir. Bugün hala ölümle ilgili pek çok adetimiz var. Ölünün 7. ve 40. günlerinde hayır yapılması, ölünün üstüne bıçak koyulması, ölünün elbiselerinin kullanılmaması… gibi. Eski insanlar, bazı durumları Tabu olarak adlandırır ve bu günahların işlenmesinin ölümle cezalandırılacağını düşünürdü. Ölü tabusu da bunların en önemlilerindendi.
Eski insanlar gibi, biz de ölüm karşısında çaresiz hissediyoruz kendimizi. Bu yüzden ölümü kabullenmek ve sonluluğu anlamak için çok fazla çaba harcıyoruz. Ve biz sadece kendi korkularımızla değil, ilkel insanın korkularının bize mirasını da yaşıyoruz. Ölü tabusundan doğan ölünün hortlağa dönüşmesi, cin musallatı ve cin çarpması gibi batıl inançlar, hala kültürel birer gerçeklik. Ayrıca zombiler, hayaletler, vampirler, hortlaklar… gibi ölüm ve cesetle ilgili pek çok gerçeküstü anlatımız var. O halde gelin, bu yazıda paranormal olaylar ve ölü tabusu arasındaki ilişkiye bakalım.
Totem ve Tabu Freud
Freud’un en ilginç kitaplarından birisi Totem ve Tabu. Bu kitabın ortaya koyduğu teori bugün olduğu gibi kabul edilmese de, batıl inançların ve psikolojik bazı motiflerin insanlığın şafağındaki kaynaklarına ilişkin ilginç bir hayalgücü sunuyor. (Bir başka özgün Freud perspektifi için bknz. Freud, Musa ve Tek Tanrıcılık)
Freud, bu kitabında ensest tabusu ve baba katlinin bugün neden bizim için hala önemli olduğunu sorgular. Ensest günümüzde iğrenç bir olay olarak görülür. Baba oğul arasındaki gerilim ise hala kültürel bir olgu. ( Ve Freud’un teorisi için özellikle merkezi.)
Bu tabuların insanlığın geçmişinde travmatik olaylara denk düştüğünü söyler Freud. Ensest ve Oidipis kompleksi, ilkel insanın tüm kabilenin kadınlarına sahip babaya, oğullarının isyanı ile ilgilidir. Tüm kadınlara sahip olan baba, oğullar tarafından öldürülür. Ve çocuklar babayı yer. Bunun ardından aile düzeni kurulur.
Ancak bu arkaik travmadan sonra, tüm erkekler egemenliklerini ve sahip oldukları kadını kaybetmekten korkacak, bu yüzden insanlık ensest ve babaya isyanla ilgili sert yasalar oluşturacaktır. Çünkü bu travma yüzünden, her baba oğlunu rakibi olarak görür.
Totemcilik sistemi, tam da bu korkulardan doğar. Freud’a göre totem hayvanı babayı simgeler. Aynı toteme sahip insanlarla cinsel ilişki kurulmaması ise, anne ya da babanın eşleri ile ilişkili kurulmasına ilişkin bir yasaktır. Totemcilik totem hayvanının (baba) öldürülmesini ve totemdaşlarla cinsel ilişkiyi (anne) yasaklar.
Önceleri, bir tabu çiğnendiğinde cezasının otomatik olarak, bir iç zorunluluğa göre yerine geldiği düşünülüyordu. Çiğnenen tabu kendi başına öcünü alır. Cin ve tanrı tasavvurları oluşmayı başlayıp, tabu ile bunlar arasında bir ilişki kurulduğu zaman tanrısal gücün otomatik olarak ceza vermesi beklenir. Sonraları yasalar oluştukça, cezayı insanlar uygulamaya başlar.
Freud Totem ve Tabu, s.38
Totem ve Tabu Freud, psikoloji ile antropolojinin sınırlarında dolaşıyor. Bu kitabı sadece içindeki ilginç fikirler ve hayalgücü sebebiyle bile okunabilir.
Freud’da Totem’in ve Tabu’nun gücü
Totemciliğin görüldüğü toplumlarda, çok ilginç bir sosyal düzen vardı. Bu topluluklarda, klanın bir kısmı bir belli bir hayvanı, bir diğer kısmı başka bir hayvanı totem olarak kabul ederdi. Totem, asla avlanmaz ve yenmezdi. O kutsal ve koruyucu bir ruhtu. Totem hayvanı (ya da bitkisi) hem kutsal bir figürdü, hem de bir nevi ilkel ataydı. O klanı korur ve bir arada tutardı.
Totem, aile bağının ta kendisiydi. Aynı toteme sahip klan üyeleri evlenemezdi. Totemci topluluklar genellikle anaerkil yapıdaydı ve klan dışı evlilik yapılırdı. Daha da ilginç olansa, pek çok totemci toplumda klan üyelerinin isminin bile olmamasıydı. Klan üyelerinin hepsi, totemlerinin ismiyle çağırılırmış. Çünkü klan, totemin onları birleştirdiğine inanıyordu. (Totemcilikten etkilenerek yazdığım ve Kayıp Rıhtım’da yayınlanan öyküm Oteteman’a buradan ulaşabilirsiniz.)
Totem, ilk önce, grubun atasıdır, sonra da, onun koruyucu ruhu, iyilik yapıcısıdır, gruba kehanetlerini bildirir ve başkaları için tehlikeli olmasına rağmen, kendi evlatlarını tanır ve korur. Bunun için, aynı toteme sahip olan kimseler, totemlerini öldürmemek (ya da yok etmemek). etini yemekten ya da ondan herhangi bir şekilde yararlanmaktan kaçınmak gibi kutsal bir yükümlülük altında bulunurlar ve bu yükümlülüğün her türlü ihlali otomatik olarak cezalandırılmalarına yol açar.
Freud Totem ve Tabu, s.19
Totem sisteminin ortaya çıkmasının sebepleri, evlilik sisteminin düzenlenmesi ve ensestin önlenmesiydi. Freud, ensest korkusunun bu ilkel toplumlarda görünür hale geldiğini düşünür. Bu yüzden de kendi teorisinin, yani ilkel dönemdeki ensest travmasının etkisinin gücünün kanıtlandığını iddia eder.
Ayrıca Freud Totem ve Tabu’da, bugün sahip olduğumuz ensest korkusunun ve aile içi gerilimlerin bir kısmına da işaret eder. Freud der ki, bugün sahip olduğumuz ensest korkusu, ilkel dönemin ensest tabusundan kaynaklanır.
Totem ve Tabu Freud ve Ölü tabusu
İlkel toplumlardaki en önemli tabulardan birisi, ölümle ilgiliydi. Bir kişi öldüğünde, ilkel toplumlar çok özel törenler yaparlardı. Ve bu törenlerle ilgili çok ilginç batıl inançları vardı.
Maori’lerde, bir ölüye dokunan ya da gömülmesinde hazır bulunan herkes kirlenmiş sayılır ve adeta “boykot” edilmişçesine, benzerleriyle her türlü ilişkiden men edilirler. Bir ölüye dokunarak kirlenen bir kişi, onları da kir- letmeden bir eve giremez, bir insana ya da bir nesneye doku- namaz. Hatta yiyecek maddelerine de el süremez, çünkü elleri kırli olduğundan onlar da kirlenir ve yenmez olur. Yiyecekleri onun önüne yere koyarlar ve bu kişi, elleri arkasında kavuştu- rulmuş olarak, becerebildiği kadar, dudakları ve dişleriyle bu yiyecekleri yer. Bazen başka bir kimse tarafından beslenmesine izin verilir. O zaman, bu kimse bu işi zavallı yasaklıya hiç do- kunmamak şartıyla yapmak zorundadır ve kendisi de ayrıca, hiç de daha az sert olmayan, birtakım kısıtlamalara uğrar.
Her kasabada, kendi haline terk edilmiş, toplum dışına atılmış, bazı ender sadakalarla sefil bir halde yaşayan bir kişi bulunur. Yalnız bu kişinin, bir ölüye son görevlerini yerine getirmiş olan bir kimseye bir kol boyu uzaklığa kadar yaklaşmasına izin verilir. Bu karantina dönemi sona erince, kirli kimse yeniden benzerleriyle düşůp kalkmaya başlayabilir ama bu tehlikeli dönem İçinde kullandığı bütün kap kacak imha edilir ve yine o sırada giymiş olduğu elbiseler atılır.
Bir ölünün bedenine dokunmanın gerektirdiği tabu adetleri, bütün Polinezya’da, Melanezya’da ve Afrika’nın bir kısmında aynen vardır. Bu adetlerin en önemlisi, yiyecek maddelerine dokunma yasağı ile, kişinin başkaları tarafından beslenmesi zorunluluğudur.
Totem ve Tabu Freud, s.82
Bu alıntıda gördüğümüz gibi, ilkel insanlar ölü’den ve ölümden inanılmaz derecede korkuyorlardı. Öyle ki bir ölüye dokunan kişi bile kirli ve dokunulmaz hale geliyordu. Bu da anlaşılırdır. Bugün bile ölümü anlamlandırmakta güçlük çekmiyor muyuz? (Bknz. Horus, vicdan ve ölüm korkusu)
Genellikle geri döndürülemez olan bedensel çürüme sürecinin tersine çevrilmesi sırasında doğa yasalarının o kadar şiddetli bir şekilde altüst edilmesini sağlar ki, canlı bir ceset fikri sıklıkla canavarlıkla ilişkilendirilir.
Vampirler ve Avcıları, McClelland, s.39
Ölüm hiç de basit bir fenomen değil. Bu yüzden eski insanların ölüm ve ölüyle ilgili karmaşık inançlar geliştirmesi hiç de mantıksız görünmüyor.
Ölülerini çok sayıda kategoriye ayıran antik dünya, ölenlerin ruhlarıyla kurulan ilişkilere büyük önem atfetmiştir. Yakınlarını kaybeden aileler, ölenin gölgesinin bir şekilde evlerinin çevresinde yaşadığına inandıkları için belirli günlerde ona yiyecek sunarlardı. Ölünün yakınları mezarın yanında bir şeyler yiyip onu hatırlar, bazen de mezarın üstüne yağ, bal ve su dökülür veya bir boruyla mezara akıtılırdı. Gölgenin daha önce yaşamış kişinin iki boyutlu bir sureti olduğuna, kişinin öldükten sonra yeraltında başka bir yaşam sürdüğüne inanılırdı.
Ortaçağ Avrupası’nda Cadılar ve Cadı Avcıları, s.88, Haydar Akın
Şamanlar ve semboller ve ölüm
Ölümün ilkel insanı ne ölçüde zorladığı ile ilgili pek çok örnek verebiliriz. Ölüm ve sonrası ile ilgili pek çok mit, ritüel ve dinsel inanç olduğunu biliyoruz. Ama bunların kaya resmi yapan ilkel insana kadar uzanması bence oldukça etkileyici.
Bir süredir Şamanlar ve Semboller kitabını okuyorum. Bu kitap, şamanizm ile kaya resimlerini ne ölçüde bağdaştırabileceğimizi tartışıyor. Açıkçası bu tartışmalı bir konu, çünkü ilkel kaya resimlerini yorumlamak bugün oldukça güç.
Ama bizim konumuz için ilginç bir anekdot içeriyor kitap. Kitapta, ölüleri ölüler diyarına geçiren kutsal kayığa ilişkin tasvirleri görüyoruz. Yunan mitolojisinden ve diğer mitolojilerden aşina olduğumuz bu hikaye motifini kaya resimlerinde görmek, bence gerçekten tüyler ürpertici.
Bu tasvirler, ölüm ve ölümden sonrasına ilişkin kaygının ve öngörü ihtiyacının, ilkel dönemde farklı kültürlerde var olduğunu kanıtlıyor. Ilkel insan, en büyük korkusu olan ölümü hem hikayelerine, hem de sanat eserlerine işlemişti.
Ölü tabusu, ceset ve kötü cinlerin doğuşu
Freud ölü tabusu ile ilgili tespit yapmakla sınırlı kalmaz. Bunun ardından, insanların neden ölülerden korktuğuna ve bu duygulanımdan hangi hayali ürünlerin doğuduğuna işaret eder. İlkel insan için en kötü şey ölüm olduğundan, ölülerin hortlaklara dönüşerek kendilerini avlayacağını düşünürdü ölüler. Kötücül ruh ve kötücül cin inançları da buradan doğmuş olabilir.
Önceleri tüm ölüler canlılara saldıran hortlarklar olarak düşünülüyordu…. Daha sonraları bu konuda bir yumuşama meydana gelmiş ve kötülük, bütün ölülere atfedilmeyip ancak öfke ve kin duyma hakkı kendilerine tanınan bazı ölülerin bir özelliği olmuştur: başkaları tarafından öldürülen ve bir habis ruh haline girerek durmadan katillerinin peşini kovalayan insanlar ya da arzularını doyuramadan ölen kimseler, örneğin nişanlılar gibi. Fakat Kleinpaul’e göre, başlangıçta bütün ölüler kan içen hortlaklardı; hepsi de öfke içinde canlıların peşine düşüyor ve onlara zarar vermekten, onların canını almaktan başka bir şey düşünmüyordu. “Kötü ruh” kavramını ilk ortaya çıkaran şey ceset olmuştur.
En sevilen ölülerin birer şeytan haline geldikleri varsayımı, çok doğal olarak akla başka bir soruyu daha getiriyor: ilkel insanları, ölülerine böyle bir duygusal değişme, başkalaşma atſetmeye iten nedenler nedir? Ölülerini niçin şeytanlaştırıyorlardı? Westermarck, bu soruya kolayca karşılık verilebileceği inancındadır.
“Ölüm, insanın başına gelebilecek en büyük felaket oldugundan, ölenlerin akıbetlerinden son derece gayri-memnun olmaları gerektiği düşünülebilir. İlkel kavimlerin anlayışlarına göre, insan ya başka birisinin elinden gelen şiddetli bir ölümle ya da bir büyü sonucu ölür; bunun için ölüm daima ruhu öfkeli ve öç almaya susamış yapar. Yaşayanları kıskanan ve eski akrabaları arasında yaşamak isteyen ruhun bu yüzden onları da hasta ederek öldüreceğine inanılır.
Totem ve Tabu Freud, s.93
Ben bu fikri oldukça ilginç buldum. Çünkü cinlerin, perilerin ve hortlakların doğuşu ile ilgili bize çok ilginç ama bir o kadar da gerçekçi bir perspektif sunuyor. Ve bu kaynağın, benim bu sitede yürüttüğüm tartışma için de önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu sitedeki pek çok yazımda, korkularımızın ve psikolojik zorlantılarımızın nasıl cinlerle ilgili inançlara dönüşebildiğini inceledim. (Bknz. Cinler ve vicdan azabı, Cinler ve yalnızlık, Cinler ve psikopatoloji) Bazı diğer yazılarda ise cin musallatı gibi inançların kültürel kaynaklarına baktım. (Bknz. Cinci hoca ve şamanizm, Cinler ve iktidar, Cinler ve Tük mitolojisi) Ve bu iki kaynağın da, cinlerle ilgili batıl inançlarda önemli etkileri olduğunu düşünüyorum.
Ama Totem ve Tabu’da bulduğumuz bu fikirle, bu iki kaynağın insanlığın ilkel döneminde birleştiğini görüyoruz. Evet, bugün korkularımız ve simgesel ihtiyaçlarımız neticesinde cin hikayelerine yöneliyoruz. Ve bu bu inançlar kültürel birer sendrom. Fakat bu kültürel motiflerin doğuşunda da, insanlığın şafağına ilişkin korkular, anlama çabası, psikolojik zorlantılar var.
Ek: Eski Türklerde ölü korkusu
Orta Asya türk şamanizmi ve tengriciliğinde, ölü adetleriyle ilgili, tartışmamıza paralel bazı detaylar var. Fuzuli Bayat Mitolojiye Giriş kitabında, Türklerin ölülerden ne kadar çok korktuklarını ve yaşamı çok sevdiklerinden, ölülerin öfkesini nasıl yatışırmak istediklerine dikkat çeker.
Eski Türklerde mezar taşları ölünün ağzından, yani birinci ağızdan yazılırdı. Bu taşlarda ölü sizi çok özlüyorum, yaşam çok güzeldi gibi duygusal notlar yer alır. Ayrıca eski Türkler, ölülerin 40 gün boyunca, Erlik’in hizmetkarı aldacı eşliğinde yeryüzünde dolaştıklarına inanırdı.
Eski Türkler, ölülerini yatıştırmak ve ölüme ikna etmek için onlara adak ve kurbanlar sunardı. Ayrıca ölüm töreninde ağlayarak üzüntülerini göstermek ve böylece ölüyü onurlu şekilde uğurlamak zorundalardı. Bazı durumlarda kendilerine zarar bile verirlerdi. Bunlar yapılmazsa, ölünün yaşayanlara kötülük yapacağına inanılırdı.
Ek 2: Ölümden dönenin korkutuculuğu
Pek çok korku anlatısında, hortlak, ruh ya da zombi şeklinde ölümden dönen kötücül figür ile karşılaşırız. Peki buradaki korkutuculuğun kaynağı ne?
Bu soruya basit bir cevap vermek zor. Çürümenin iğrençliği, ölümü yenmenin doğal olmayan yapısı, yaşamın kutsallığının ve kutsal değerlerin çiğnenmesi gibi pek çok etken var burada. Ama ölümden döneni en korkutucu yapan şey, belki de onun tüm insani yasaların ötesinde olması:
Bu canavar türlerinin her biri, şiddetin bir tehdidi ve somutlaşmışı olan ölülerin yeniden canlandırılması korkusunun sınırları içinde- dir. Yeniden canlandırılan ölülerin sadece doğaüstü güçleri yoktur; ölü olduklarından, yasal veya hukuk dışı yollarla, herhangi bir doğal ceza veya ceza tehdidinin ötesindedirler.
Vampirler ve Avcıları, s.43
Sonuç: Totem ve Tabu Freud ve cinler
Bu yazıda kabaca Freud Totem ve Tabu kitabını inceledik. Totemciliğin ve genel olarak ilkel dönemin inançlarının, ne ifade ettiğini ve günümüze nasıl yansıdığını görmüş olduk. Ama özellikle ölü tabusuna odaklandık ve bunun günümüzdeki cin inancı ve batıl inançlarla ilişkisine baktık.
Sonuç olarak, günümüzdeki cin musallatı, cin çarpması gibi kültürel fenomenlerin, hem bugünkü hem de insanlığın şafağındaki yani ilkel dönemdeki korkularımızla ilişkili olduğunu görmüş olduk.
Eğer bu yazıyı beğendiyseniz, Cinci Hoca ve Şamanik Kaynakları yazımı okuyabilirsiniz.
Bir Cevap Yazın