Ruh inancı ve doğaüstüne ilişkin inançların kaynağında rüya fenomeni olabilir mi? Çünkü rüya bugün bile ortalama insan için rahatsız edici ve anlaşılması zor bir fenomen. Bizler Freud’dan bu yana psikoloji bilimine sahibiz. Bilinçdışı ve beynin çalışma prensiplerini bugün (büyük ölçüde) biliyoruz. (Nörobilim sayesinde.) Fakat ilkel insan için Rüya, sandığımızdan çok daha korkutucu ve büyülüydü. Çünkü ölmüş yakınlarını ruyasında gören insan, onun tarafından ziyaret edildiğini düşünüyordu.

Ruhun varlığına inanmak, bugün bile yaygın. Ruhun varlığına ilişkin bir kanıtımız olmasa da, bu kavrama hala ihtiyaç duyuyor olabiliriz.

Eski insan içinse ruh kavramı daha da gerekliydi. Birisi olmanın ne olduğunu bilmeyen ilkel insan, ölüm, sorumluluk gibi büyük sorular ve doğa karşısındaki yetersizliği ile yüzleşmek zorundaydı. Ruh inancı işte bu psikolojik zorlantı için bir çözümdü.

Ve belki ölüm tabusundan, belki rüyalardan, belki doğaüstü varlıklara olan ihtiyaçtan ötürü… ruh denen şeyi icat ettik. Ona eterik beden, ruh, nefs, can, kişilik, kendilik gibi pek çok isim verdik insanlık tarihi boyunca. Gelin bu yazıda ruh inancının yolculuğu ve kaynakları üzerine düşünelim. Ve rüyaların ruhlarla ne ilişkisi olduğunu tartışalım.

Ruh nedir

Bu kavram neyi işaret ediyor? Ruh dediğimiz şey görülemez ve bilimsel olarak kanıtlanamaz bir şey olduğuna göre, onu bir inanç ve konsept olarak ele almalıyız. En azından bugün bunu yapmak zorundayız.

Oysa 19. yy bilim ve felsefesinde, ruhun epifiz bezinde bedene nüfuz ettiği düşünülüyordu. O günün bilimi için ruh açıklamada kullanılan bir paradigmaydı.

ruh inancı

Ama ruh kavramı daha çok dini inanışlar ve mitoloji ile ilgili. Ve farklı kültürlerde farklı şekilde ele alınmıştır. Uzak doğuda bedenle ve yaşamla paralel bir gerçeklik olarak görülmüştü. (Upaşinadlar’da bilincin ölümden sonra devam etmediği söylenir.) Sami dinlerinde ise ölümden sonraki hayatla ilgilidir.

Yani ruh inancı , insanlığın çeşitli korkularından kaynaklanan bir hikayesel konsepttir. Peki ruh inancının kaynakları neler?

Ruh inancının kaynakları

Ölü tabusu, doğa güçlerinden duyulan korku ve rüya fenomeni ruh inancının ve büyüsel uygulamaların en önemli kaynaklarıdır. Şimdi bunları ele alalım.

Ölü tabusu

Freud, Totem ve Tabu kitabında bazı antropologlara dayanarak, ölü tabusunun doğaüstü güçler ve ruh inanışlarının kaynağında olduğunu iddia eder. Burada gerçeküstü, ilkel insanın psikolojik zorlantılarının bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Ölümü değerlendirmeyen ve anlayamayan ilkel insan, ölenlerin son derece öfkeli olduklarını tahmin ediyordu. Bu yüzden ölüleri ve ruhlarını yatıştırmak için pek çok adet ve büyüsel uygulama geliştirmişti.

Doğa güçlerinden duyulan korku

İlkel insanlar doğadaki fenomenler hakkında çok az bilgiye sahiptiler. Hastalık, doğal afetler, toplumsal sorunlar gibi zorlayıcı konularda hemen hemen hiçbir açıklamaları yoktu.

Bu noktada yaşanan çaresizlik çok önemli bir ihtiyaç yarattı. Ve açıklama ihtiyacı, icadın anası oldu. (İhtiyaç icadı getirir.) İlkel insan, doğadaki gelişmeleri doğaüstü güçlere bağlayarak en azından delirmemek ve yüksek kaygıdan kurtuldu. Ve tanrılara ya da doğaüstü diğer güçlere yalvararak kötülükleri yatıştırabileceğini düşündü.

Bu tabii ki bir ilüzyondu. Ama en azından insana doğanın açıklanabileceği ve onla baş edebileceği fikrini kazandırdı. İnsanlık binlerce yol boyunca ilmek ilmek geliştirdiği bilgi birikimi sayesinde bu korkulardan özgürleşti.

Paleolitik resimler ve oymalar hakkında anlamlı bir şey söylenebilirse, o da bunları meydana getiren avcı-derleyicilerin, büyünün gücüne ya da Sir James Frazier’ın deyişiyle ilkel insanın bilimine dair pragmatik bir inanç besledikleridir. 16 Tarih öncesi atalarımızın böyle inanç sistemlerine sahip olmaları, onların refah ve esenliğini belirleyen, çoğu kez ürkütücü olan doğal güçler hakkında ne kadar az şey bildikleri düşünüldüğünde tamamen anlaşılabilir bir durumdur. Anlaşılması güç olan şey şu ki, görünüşte medeni olan milyonlarca insan, hatta eğitimli kent sakinleri bile, Paleolitik ve modern yerli inançlarının, modern bilimin mükemmel açıklamalarına nazaran doğal dünyaya dair daha geçerli, anlayışlı ve üstün bir izahı içerdiğine inanmaktadır.

İnsanlığı Yeniden Büyülemek, Murray Bookchin, s.176

Rüya fenomeni

Fakat insan, doğa olaylarından daha karmaşık ve içsel tehditler de yaşıyordu. Bilinçaltı ve rüya insan için tamamen gizemdi. Eski insanlar zihinsel düşünmenin bile daimon’larla yani cinlerle sohbet etmek olduğunu sanıyordu.

Bu bilgisizliği rüyaların zengin hayalgücü,  muğlaklığı ve gizemli yapısıyla birlestirdiğimizde ne kadar ilginç bir kaynak bulduğumuz açıktır. Çünkü semavi dinlerde bile pek çok peygamber, rüyada vahiy aldıklarını iddia etmiştir.

Örneğin İslam dininde rüya, berzah alemi ve meleklerle iletişimin bir yolu olarak görülür. İstiare belli duaların yapılarak gaipten haber alınması için uykuya çekilmektir. Yine benzer şekilde belli dualar okunarak uyunursa, rüyada peygamberin görülebileceği iddia edilir. Ayrıca bu anlatılara göre bazı rüyalar melekler ve alimlerden gelir, bazıları ise şeytan ve cinlerden. Bunların ilkine hayırlı rüyalar denir. Rüya tabirinin yaygınlığı da bu fenomenlerle paraleldir.

Şaman ise rüya durumunu bilinçli olarak kullanıyordu. Madde etkisinde ve dans yardımıyla transa giren şaman, doğaüstüne yolculuk yapar ve paranormal varlıklarla iletişim kurardı. Çünkü şaman, toplumun doğaüstü ile ilişki kuran bir timsaliydi.

İlkel spiritüalizmin en olası kaynağı, bugün hala eko-mistikler arasında hala uygulanan, bir gece dünyası hikmeti olan rüyalar gibi görünüyor. Yerli inananlar arasında spiritüalizm, artık tam olarak doğalcı ve bilimsel terimlerle açıklayabileceğimiz olgular için do- ğaüstü açıklamalar getirmektedir. Rüya imgelerinin kavrayışından yoksun olan yerliler (ki modern zamanlara kadar bile can sıkıcı problemdi bu), rüyalarda ölüleri görmeyi ya da sıra dışı yoğunlukta gelişen garip olaylar silsilesini açıklamak için ruhlara başvururlardı.

Rüyanın kendisi, muhtemelen uyanık dünyadan daha etkileyici olan, insan refahına ve bireyin ve toplumun üstlendiği yükümlülüklere kılavuzluk eden başka bir dünyanın, bir ruh dünyasının varlığını ima etmekteydi. Bu türden bir yükümlülük ille de ‘saygı dan’ kaynaklanmaz, tamamen korku sonucu da oluşmuş olabilirdi. Şamanlar, ruh dünyasını başlı başına karmaşık bir evrenmiş gibi allayıp pullamış ve rüya malzemelerini, çoğu kez toplum değerlerini küçümseyen bu uzmanlara kayda değer kişisel güç ve maddi ayrı- calık kazandıran şekillerde süslemişlerdi. Rüyalar çok karmaşık, tu- haf ve korkutucu olabileceğinden, onları açıklayamayan insanlar. doğaüstünün önemini en aza indiren kendi seküler toplumumuzda bile, onları yorumlayabilecek herhangi bir hünerli bireyin iddialarına karşı savunmasız kalıyorlardı. Şamanlar ise, uygun mükafatlar karşılığında açıklanamayan olayların yorumlarını vermek için her zaman hazır bulunuyorlardı.

İnsanlığı Yeniden Büyülemek, Murray Bookchin, s.177

Antik dünyada rüya ve ruh inancı

Bence antik dünyadaki rüya konsepti de bu fikri destekliyor. Eski dünyada rüyalar, tanrılar ve daimonlar ile iletişimin bir aracı olarak görülüyordu.

Eski Mısır ve Mezopotamya da rüya yorumu çok eski bir gelenekti. Eski krallar muhakkak yanlarında rüya yorumlayan kabinler bulunduruyordu. Çünkü bu şekilde gelecekteki olaylara yön verileceği düşünülüyordu.

Bu fikir ilerleyen dönemde İbrahim’e dayanan dinlerde devam etti. Hristiyanlık ve İslam’da rüyaların bir kısmının hayırlı, bir kısmının şerli olduğu düşünülür. Hayırlı olanlar tanrı ve elçilerinden, şerli olanlarsa şeytanlardan gelir. (İslama göre peygamberler vahiylerin bir kısmını rüyada alabilir.)

Bugün bile İslam’da istiare (rüyaya yatma) uygulanıyor. Sonuç olarak eski insanlar, rüyanın psikolojik ve nörolojik altyapısını bilmediklerinden, onun ruhsal ve daimonik yönü olduğuna inanmıştı. Bu bağlamda ruh inancı ile rüya konseptleri son derece yakından ilişkili bence.

Bir Cevap Yazın

Trending

Alçak kültür sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin