Bir süredir Zeynep Direk Derrida İstanbul’da kitabını okuyorum. Bu yazıda Derrida’da egemenlik sorunu’nu ele alacağım. Egemenliğin çelişkisi nedir? Her egemenlik neden bazı açılardan kendisinin altını oyar? Ve bu durum nasıl önlenebilir? Ayrıca bu yazıda bu konuyu ülkemizin günümüzdeki durumuyla birlikte düşünmeye çalışacağım.
Konunun bir diğer yönü ise egemenin yarattığı modern mitoloji. Bu konu özellikle benim araştırma alanımla ilgili. Hepimiz günümüz iktidarının nasıl inanç, hikaye ve kendi yarattığı mitolojik anlatılara dayandığını görüyoruz. Peki bu tek yol mu? İktidar hikaye anlatmak zorunda mı? Yoksa bu kuyuya kendisini mi düşürdü?
İçinde olduğumuz krizleri nasıl alabiliriz? Hınç yerine dostluk ve birlikteliği çoğaltamaz mıyız? Egemen gerçekten de toplumun bir kısmını dışlamak zorunda mı? Bunun yerine daha geniş çoğunlukları dikkate alamaz mı?
Gelin bu soruları Derrida’nın egemenlik elestirisi ile birlikte tartışalım.
Derrida’da egemenlik sorunu
Derrida, egemenlik sorununu çok ilginç şekilde ele alır. O, Walter Benjamin’in mitsel şiddetinden başlar. Benjamin, her egemenliğin kuruluşunda bir sıfır noktası olduğunu, bu noktanın şiddetle ve karşılıklı meydan okumayla başladığını iddia etmişti. İşte Derrida bu sıfır noktasını tartışır.
Bunu anlamak kolaydır. Ne de olsa egemen, yasalar koyar ve bunları ülke sınırları içerisinde uygular. Ve bunu yaparken meşru bir şiddet de uygulamak zorunda kalır. Ve egemenliğin başlangıç noktasında, bu hak ancak zorla ve kendisini tanımaya zorlayarak sağlanabilir.

Toplum sözleşmesi düşünürleri, bu başlangıcın gönüllü olduğunu iddia etmişti. Hobbes doğal durumdaki tehlikeden kurtulmak için bireylerin, sınırsız özgürlüklerini devlete devrettiklerini ve buna karşılık koruma ve öngörülür bir gelecek aldığını söylemişti. Derrida ise bu fikrin bir kurgu olduğunu söyler. İnsanlar haklarını gönüllü olarak değil, zoraki şekilde devretmişlerdi.
İşte bu zorakilik sebebiyle, Derrida egemenliğin her zaman bir ilksel şiddetle, Benjamin’in deyişiyle mitsel bir şiddetle başladığını söyler. Bu yüzden egemene karşı herkes tetiktedir. Ve tarih boyunca, toplum egemene karşı bir çeşit bağışıklık da geliştirir. Çünkü her devlette bazı vatandaşlar daha eşittir. Ve dışlananlar, kendi tepkilerini geliştirirler. Giderek daha fazla insan dışlanırsa, bu tepki giderek çoğalacak ve egemenliğin altı oyulacaktır.
Burada bahsedilen dışlama, inançsal, ırksal ya da ekonomik olabilir. İşte tam da bu yüzden, her egemenliğin bir ömrü vardır. Ve bu ömür, egemenlik çoğulcu bir yapı kazandıkça, daha çok vatandaş kendisini devlete ait hissettikçe artar. Aksi durumda ise, bir kanser vakası gibi, egemen kendi vücudunu zehirlemeye başlar. Kanserli hücreler, egemenin gücünü de zayıflatır zamanla.
Egemenlik sorunu ve modern mitoloji
Bu durumda devletlerin neden kendilerine bir mitoloji yaratmak istediklerini anlayabiliriz kolaylıkla. Çünkü her egemen, bir meşruiyet zemini yaratmak ister kendisine. Bu zemin, bazen tarihte, bazen ortak gizli düşmanlarda, bazen bir günah keçisinde, bazen komplo teorilerinde bulunur.
Eski hükümdarlıklar, kendilerini eski devlet ve atalara bağlardı. Osmanlılar, (efsanevi ata) Oğuz Kağan’a dayanan Bozokların Kayı boyundan olduklarını söylediler. İslam halifeleri, soylarını Muhammed’e dayandırdı. İskender, Zeus’un oğlu olduğunu düşünüyordu.
Modern dünyada ise gizemli düşman daha çok ilgi çekti. Hitler, Yahudilerin Alman halkını fakirleştirdiğini iddia etti. İlerleyen dönemde bu komplo teorisi genişleyecek ve Yahudilerin dünyayı yönettiği tezine dönüşecekti. Bazı islamcılar günümüzde bile, sigara tiryakiliğinin bir Yahudi komplosu olduğunu, Yahudilerin bizi zehirleyerek zayıflatmaya çalıştığını düşünüyor.
2000’lerin başında yayınlanan Kurtlar Vadisi iyi bir diziydi ve Türkiye’nin yakın geçmişindeki sorunları anlatıyordu. Ama bir yandan da, Tapınakçıların dünyayı yönetmeye çalıştığı komplo teorisine dayandı. (Bknz. Kurtlar Vadisi ve komplo teorileri)
Peki devletler bu hikayelere neden ihtiyaç duyar? Çünkü hiçbir devlet, tebaasının tamamına refah sunamaz. Bizim gibi feodalizm kalıntılarıyla dolu bir ülkede, refah sunulan kesim daha da azdır. Bilge Kağan’ın dediği gibi, devlet halkını doyurmalıdır. Bunu yapamadığı zaman, ya yıkılır ya da hikayeler anlatarak varlığını sürdürmeye çalışır.
Günümüzde sosyal medya fenomeni bu hikaye anlatıcılığını çok başka noktalara taşıdı. Ve yanlış bilinç üretimi, bir sanayi halini aldı. Şirketler, devletler ve kurumlar, duygularımızı harekete geçirerek sürekli bizi birbirimize düşürüyor. Bu esnada da bak cambaza oyunuyla bizi soyuyorlar.

Peki çözüm ne?
Bu noktaya geldik ve geldiğimiz noktadayız. Tartışmamızdaki analizlerden iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi, egemenlik sorunuyla, ikincisi ise modern mitoloji ile ilgili.
Öncelikle egemenlik sorunu hiçbir zaman tamamen çözülemez. Ve her iktidar, ister istemez kendi altını oyacaktır. Bu yüzden şimdiden yapılması gereken, iktidara ve devlete daha fazla insanın ait hissedeceği şekilde yönetmektir. Bu durum, egemenin ve ülkenin ömrünü uzatacaktır. Çünkü çoğunluk kendisini devlete ait hissettiğinde, egemenin meşruluğu sürer.
Tam da bu yüzden, demokrasi günümüzdeki haliyle sorunlu olsa da, ondan tamamen umudu kesmek de çok iyi bir çözüm olmayabilir.
İkinci sonuç ise, egemenliğin devamı için kullanılan modern mitolojilerin, kültüre geri dönülmez zararlar verdiğidir. Hikayeler her zaman insanın bir parçası oldu. Ama ilkel korkularımızdan doğan mitolojiyi, birbirimizin korkularını yönetmek için kullanmak tamamen yeni bir kara sanat.
Üstelik korku, tehdit ve cezanın insanları ne kadar süre hizada tutacağı da belirsizdir. Her halükarda, hikaye ve komplo teorileri ile toplumu manipüle etmek geçici bir çözümdür. Sosyal medya ve simülasyon çağında bu süre bir miktar daha uzayabilir. Ama gerçeklerin er geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır.





Bir Cevap Yazın