İstanbul’da son aylar siyasi gündem ve protestolar ile geçiyor. Hepimiz olmasa da ciddi bir kısmımız siyasi sebeplerle yürüyen dava ve tutuklamalara sinirlendik. Ekrem İmamoğlu protestoları yani Saraçhane Direnişi, gençliğin gelecek kaygısı, gittikçe bozulan gelir dengesi, sürekli aynı siyasetçilerin söz söylediği daralan bir demokratik alan… Ve daha pek çok refleksle çok hızlı şekilde gelişti. Ama öte taraftan, örtülü bir hakikat savaşı da sürüyor. Kimin hakikati daha gerçek? Dava politik mi? Yoksa Turkiye’de yargı hala bağımsız da biz mi ilüzyon görüyoruz? Bu konuyu nasıl tartışmak gerekir? Gelin burada bu konuları tartışalım.
Her şeyden önce yargının bağımsızlığı ile ilgili soru retorikti, bunu iddia etmek mümkün değil. Yargı el pençe divan duruyor ve tüm kurumlarda devletçi bir paradigma yerleşti. Devleti yöneten parti, hem devlet hem parti gibi davranıyor ve hakikati tekelinde tutuyor. Ve yargı bomboş bir dava ile seçilmiş ve gelecek vaad eden bir politikacıyı karalamaktan geri durmadı.
Pek bu noktada hakikate ne oluyor? Ana akım medya ve politikacıların hakikati, muhaliflerin ve emekçilerin hakikati ile nasıl farklılaşıyor? Kaybedilen hakikat, konuşma ihtimalini ortadan kaldırır mı?
Ya da hakikatteki bu sarsılma, gerçekten konuşma ihtimalini mi ortaya çıkarıyor? Bu çatışmalar, milletin yeniden bir araya gelebilmesi için bir imkan sunuyor mu? Kriz anında hakikat savaşı nasıl sürüyor? Daha da önemlisi hakikat ne? Bir bilgi mi, yoksa bir tür eylemlilik tarzı mı?
19 Mart süreci
Bu yazı politik bağlam taşısa da, yaşananlarla ilgili detaylı analiz yapmayacağım. Bununla ilgilenen için, aşağıda Ozan Gündoğdu’nun konu ile ilgili podcastini paylaşıyorum. (Spotify) Program Saraçhane Direnişi ni çok iyi özetliyor.
Durum şu: Ekrem İmamoğlu içi neredeyse tamamen boş bir dosya ile bir itibar suikastine maruz bırakıldı. Ayrıca bu sürecin başında diploması da iptal edildi. Mahkeme dosya tekamül etmeden ve araştırılmadan tutukluluk kararı vererek, yine yargısız infaz yaptı. Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Ümit Özdağ vakalarının bir benzeri daha yaşandı.
Yargı operasyonunun ardından, direniş Saraçhane’de başladı. Sahada gerçekten çok geniş ve çeşitli bir kitle vardı. Tkp, Tip gibi sol örgütler, Chp’liler, Seküler sağcı gençler, gezi direnişine katılmış X kuşağı, üniversite öğrencileri ve yeni mezunlar…
Ve bence bu kitlenin ortak noktası, geleceğinin giderek belirsizleşmesi ve geleceğin birileri tarafından bizden çalınmasıydı. Giderek zenginleşen kesimler ve avaneleri / yardakçıları, üreten seküler kesimleri devlet aygıtı ile sürekli fakirleştiriyor çünkü.
Tabii ki buna bir noktada isyan edilecekti. Bu anlamda Saraçhane Direnişi ‘nin başlangıç noktası Ekrem İmamoğlu üzerinden seçme hakkının gaspı olsa da, tepkinin gücünün kaynağı farklıydı. Bence tepkinin kaynağı, geleceksizleştirilen genç nesiller ve orta sınıftı.
Ve bu tepki, Gezi’den sonra ilk kez bu kadar net şekilde ifade edildi. Pek çok genç arkadaşımız zaten ülkenin gidişatından dolayı beyin göçünü tercih etti. Ama kalanlar hala içinde yaşadığımız ülkeyi değiştirmek istediğini ifade etmiş oldu.
Medya ve hakikat savaşı
Medya ve hakikat savaşı dediğimiz şey işte bu noktada önem kazanıyor. Çünkü süreç boyunca iktidara yakın medya, kitlenin niyetini ve isteklerini bambaşka şekilde yansıttı. Ve siyasi bir operasyonu gerekçelendirmek için hayali suçlamaları gündeme getirdi.
Bir yalan haber özellikle ilginç. Bu habere göre İBB’deki soygun 560 milyar tl tutarındaydı. Komik olansa İBB’nin zaten Chp yönetiminde geçirdiği sürenin toplam bütçesinin bu olmasıydı. Bunun yüzde 70 i personel maaşı olduğuna göre bu paranın çalınması için yıllardır maaşların ödenmemesi gerekiyor. Ama bu kimsenin umurunda mı? Hayır. Çamur atalım izi kalsın. Bir Türkiye klasiği.
Peki Saraçhane direnişi bu medya savaşının neresindeydi?
Gençlik ve hakikat savaşı
Süreç boyunca ben de coşkulu şekilde Saraçhane Direnişi ve ruhuna katıldım. Gençliğin çoğunluğu gibi. Hukukun üstünlüğü, demokrasi, sürekli daha kötüye giden ekonomi, sürekli zenginleşen komprador burjuvazi, iktidar ortakları ve gizli ortakları… Bunlar bizim tepkimizin \ öfkemizin kaynağı idi.
Peki istediğimiz neydi? Böyle bir çokluk adına konuşmak zor. Ama ilk başta yargının iktidarın çıkarlarına göre hareket etmemesi. Boş bir dava ile bir siyasetçinin içeriye alınmaması. Adaletin bir anlam ifade etmesi.
Bu anlamda Saraçhane Direnişi bence bir çıkar çatışmaları toplamı olan tarih içerisinde, önemli anlardan, olay’lardan birisiydi. Ötekileştirilenler, bu gibi özel durumlarda hakikatin ortaya koyulması ve işlemesi için eylemde bulunuyorlar. Bu yüzden bu deneyim bence gençliğimizin ve genç kalanlarımızın attıkları bir imza olarak kalacak.
Manipülasyon ve medya savaşı
Ama bu mücadeleye uzak, fanatik partili seküler olmayan / devletçi kesimlerle de konuştum. Bu arkadaşlar, ana akım medyanın ithamları üzerinden hareket ediyor. Bu arkadaşlar fikirlerinin değiştirilmesi güç insanlar. Ama yine de onlara sunulan propaganda ve bu propagandanın uyandırdığı duygulanım üstüne düşünmeye değer.
Bu insanların şu andaki düzenden bir şekilde nemalananları olduğu gibi, sadece kültürel savaşın bir tarafı olmak isteyenleri de var. Çünkü bu savaşın tarafı olan cumhurbaşkanı, faşist bir kitleyle birleşme, kitlede kaybolma, baba figüründe erime deneyimi sunuyor insanlara.
Bu yanlış bilinç, bence yanlış yaşamla birleşiyor. Çünkü giderek fakirleşen geniş halk kesimleri, öfkelerini bir yerlere yönlendirmek zorunda. Ve çıktısı da Saraçhane Direnişi ne düşman olmak, onlar da çaldılar demek, lincin büyülü ritüeline katılmak… Bunlar tabii konforlu. Ve zihnen ve politik bilinç olarak güçlenmemiş bir insan, buna rahatlıkla düşebilir.
Peki ya hakikat
Peki bu durumda hakikate ne oluyor? Birbiri ile konuşamayan tüm bu insanlar, nasıl aynı ülkede yaşayacaklar? Nasıl asgari müştereklerde birleşecekler?
Bu soruların cevabını bilmiyorum. Aslında hakikatin topluluklarla arasının çok da iyi olmadığını biliyor sayılırız. Ama yine de hakikatin tecelli edeceği bir toplum yapısının inşaa edilebileceğini savundu bazı düşünürler ve eylemciler.
Ama bu süreç bizde bazı fikirler de uyandırdı. Hakikati belki de ölü ve donuk bir şey olarak düşünmemeliyiz. O bir eyleme biçimi olabilir. Doğru bilinç durumlarını ortaya çıkaracak eylemlilikler, hakikatin bir parçası olmalı.
Çünkü yanlış bilinç durumlarının yanlış hayatlarla ilişkili olduğunu çok iyi biliyoruz. Öfkeli, haksızlığa uğramış, göç travması yaşayan… vs. pek çok psikolojik sosyal zorlantı yaşayan kişiler, radikal siyasi görüşlere savrulabiliyorlar. Hatta bu halk kesimleri, kendi kurbanlarına aşık bile olabiliyorlar.
Bugün ülkemizdeki durum da bu değil mi? İktidar ve arkasındakiler, seküler – müslüman, türk – kürt gibi kültürel ayrımlar ile fakirleşen orta ve alt sınıfları sürekli oyalıyor. Bu yapay ayrımları aşıp, hakikatin ve adaletin yanında olabilmek ise, ayrı bir mücadele.
Doğru bilincin ne zaman oluştuğu ise ayrı bir soru. Saraçhane Direnişi nde hakikatin ifadelerinden bir kip hasıl oldu bence. Aynı Gezi Direnişi gibi, bu da hepimizin tarihine işlendi. Umarım daha güzel günlere ve daha güzel bir ülkeye sahip olacağız. Ve burayı, içinde kalarak, içindekilerle birlikte güzelleştireceğiz.
Bir Cevap Yazın