Hepimiz hayatın içerisine batmış haldeyiz. Ama yine de zaman zaman bu akıştan başımızı kaldırır ve bütün bunlar ne için diye sorarız. Bütün çabalar boşuna mıdır? Neden yaşamı hem sever hem de ondan nefret ederiz? Hayatın anlamı nedir? Bu yazıda Alfred Adler‘in Yaşamın Anlamı ve Amacı kitabından hareket ederek, bu soruları tartışacağım. Açıkçası bu soruları hayatım boyunca çok fazla sordum ve kendime yetecek kadar cevap ya da cevapsızlık edindim. Ama bunlar bile hala değişiyor. Çünkü insan olmak değişmek demek ve bir miktar da muğlaklık içeriyor.

Hayatın anlamını sorgulamak lüks olarak görülebilir. Evet, varoluşçu kitaplar okuyup, klasik müzik eşliğinde bu soruları sormak, entel Feridun videosundaki gibi kitch bir hava yaratabiliyor. Hele ki günümüzün hızlı dünyasında, anlamla ilgili ihtiyaçların ıskalanması genel eğilim.

Ama hayatın anlamı nedir sorusunu küçümseyen kişi bile, hayatla anlamlı bir ilişki kuruyor. Çünkü insan böyle yaşar. Sadece bazı insanlar, bazı kriz anlarında zihinsel olarak sorgular yaşaman anlamını. Ama bu sorgulamayı eylem düzeyinde her gün doğal olarak yaparız. Şu ya da bu tercihi yaparken bile, bir anlam ortaya koyarız.

Öyleyse hayatın anlamını klasik müzik eşliğinde sorgulamak zorunlu değil diyebiliriz. 😀 Üstelik hayatın anlamı kitaplarda bulunacak bir şey olmayabilir. Öyleyse gelin bu yazıda Adler’in kitabı ve diğer başka düşünürlerin (Sartre, Spinoza, Heidegger) fikirleri üzerinden bir yolculuğa çıkalım.

Yaşamın Anlamı ve Amacı kitabı ne anlatıyor? Hayatın anlamı ve toplumsallık üzerine…

Adler’in kitabı, hayatın anlamını statik bir şey olarak anlatmaz. Yaşamın Anlamı ve Amacı, ancak eylem ve tercihlerle ortaya koyulabilir yazara göre. Gerçekten de, açıklamalar değil, yaşamın kendisi ve insanın ruh halidir anlam veren.

İnsanların… Ne anlamı var sanki yaşamın?” diyerek isyan ettikleri yadsınamaz. Ne var ki onların bu soruyu bir yenilgiye uğradıkları zaman sorduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz. Yaşam tekneleri yelken açmış güzel güzel yol aldığı, çetin sınavlardan geçmeleri gerekmediği sürece insanlar böyle bir soruyu sözcüklere döküp açığa vurmazlar. Soruyu ister istemez eylemleriyle sorar, eylemleriyle yanıtlamaya çalışırlar. Kulaklarımızı ağızlarından çıkan sözlere tıkayıp da davranışlarını izledik mi, her insanın kendine özgü bireysel bir “yaşam amacı” olup tüm konumlarının, tavır ve tutumlarının, tüm devinimlerinin, dışavurum biçimlerinin, gidişatının, açgözlü isteklerinin, alışkanlıklarının ve karakter özelliklerinin bu anlamla uyum içinde bulunduğunu görürüz.

Hayatın Anlamı ve Amacı, s.6 Adler

Adlere göre insan, ne yapıp edeceği, toplum ve insanlık için ne üretebileceği ve cinselliği ve karşı cinsle nasıl iliskiler kurması gerektiği gibi sorulara muhataptır. İnsanlar bu yönlerini yaratıcı şekilde ifade edebildiği, kendisini ifade edebildiği ve ortaya koyabildiği oranda mutlu bir yaşam sürer. Bu da ancak kendini geliştirip gerçekleştirdiği oranda mümkün olur.

Ama bu sorular hep bir toplum içerisinde anlam kazanır. Hayatın anlamı kitaplarda ya da inançlarda bulunacak bir şey değildir. Adler, hayatın anlamının ancak toplumsallıkla kurulabileceğini söyler.

Yaşama verilen kişisel anlam, gerçek bir anlam sayılmaz asla. Bir anlamdan söz açılabilmesi için, onun başka insanlarla ilişki çerçevesinde oluşması gerekir. Yalnızca bir tek kişi için anlam taşıyan bir sözcük, gerçekte anlamsızdır. Amaçlarımız ve eylemlerimizde de durum böyledir: Bunlardaki biricik anlam, başkaları için taşıdıkları anlamdır.

Hayatın Anlamı ve Amacı, s.10 Adler

Yani Adler, bireyin sadece kendi çıkarını gözettiği oranda, karanlıkta kaybolup gideceğini söyler. İnsan başkaları ile yaratıcı ve onlara katkı sağlayıcı ilişkiler kurduğu oranda anlam bulur. Ve yaşam üslubu ona ket vurmadığı, toplumsal işbirliği kurabildiği, değer üretebildiği oranda kendini geliştirebilir insan.

(çocukta)… Tüm başarısızlıkların başta gelen ortak nedeni, toplumsal işbirliği yeteneğinin fazla güçlü olmayışıdır.

Hayatın Anlamı ve Amacı, s.40 Adler

Peki dünyaya baktığımızda neden insanların bu ilkelere göre davranmadıklarıni görürüz? Neden insanlar yaşamın anlam ve amacını ıskalarlar? Neden kişi kendi çıkarını toplumun ve ötekinin önüne koyar? Ve kendi türünden birisine nasıl kötülük yapar insan?

Ben Adler’in iddiasını son derece ilginç buluyorum. Çünkü yaşama ve topluma değer katmanın insanı gerçekten de mutlu edeceğini düşünüyorum. Ama tecrübeme bakarsam bunun tam tersini daha çok gözlemledim. Ama dünyanın belirli bir tarihinde ve belirli şartlar altında yaşadığımızı da unutmamalıyız. Yanlış bir dünya, yanlış insanı yaratıyor. Ve “yanlış hayat doğru yaşanmaz.”

Hayatın anlamı ve kediler.

Yaşamın yanlış anlamlandırılması ve sosyal izolasyon

Adler, hayatın anlamının ıskalanmasının bazı özel durumlarda gelişeceğini iddia eder. Bunlar çoğunlukla çocukluk döneminde başlayan bozukluklardır. Çocukluk döneminde yaşanan bazı ağır deneyimler, bizi yanlış anlam arayışına sürükler.

Bu üç neden –yetersiz organlar, şımartılma ve ihmal– bireyi, yaşama yanlış anlam verme konusunda ayartan tehlike odaklarını oluşturur.

Hayatın Anlamı ve Amacı, s.18 Adler

Yetersiz organlarla doğmuş ve ağır hastalık geçirmiş çocuk, kendisini yılgın ve güçsüz hisseder. Odağı toplumsal üretim yapamayacağı kadar kendinde kalmıştır. Şımartılmış çocuksa tam tersine etrafının ilgisini ve sonsuz vericiliğini talep eder, bunu bulamayınca da hayal kırıklığına uğrayıp bir narsiste dönüşür. İhmal edilmiş çocuk ise kendi umutsuzluğuna gömülür. Yaratıcı olamayacağı kadar insanlardan kopuk, onlarla ortak duygulanım geliştirme yetisinden yoksundur.

Tabiiki bunları yaşamış birçok çocuk bunları aşabilmiştir. Ama toplumsal yaşamdan kopuk pek çok insanda bu izleri görürüz. Ben kendi adıma sosyal kaygı bozukluğundan muzdaribim. Ve bunun küçüklüğümde ebeveynlerimden bazı önemli anlarda destek alamadığım için geliştiğini sanıyorum.

Bu sorununu aşmak için bir süredir psikolojik destek alıyorum ve inanılmaz ilerleme kat ettim. (Bknz. Psikolog ne işe yarar?) Ama ihmal edilmiş bir çocuğun kendini ihmal etme ve kendini dinlememe alışkanlığını bırakması oldukça zor. Kendi iç sesimi herhalde ilk kez 32 yaşında dinledim. Çocuklukta bir şekilde onu ihmal etmeyi öğrenmiştim çünkü.

Kendini bu kadar ihmal etmiş bir insan, hayatın anlamı nedir sorusuna nasıl cevap verebilir ki? Kısa yaşamım boyunca hayatın anlamını ve nasıl yaşamalı sorusunu araştırıp durdum. Din, siyaset, bilim, sanat, felsefe, meslek… pek çok alanda sürdü yolculuğum. Hala da sürüyor. Ama en çok destek aldığım psikolojik terapi oldu.

Bu yüzden Adler’in hayatın anlamı nedir sorusunu, yaşayamayan ve sorun yaşayan kişi sorar fikrine katılıyorum. Sosyal alana ilişkin bozuklukların insan mutluluğunu derinden etkilediğine de katılıyorum. Yaşamın anlamını hepimiz, daha mutlu ve huzurlu bir yaşayışla ortaya çıkarabiliriz umarım.

Ama hatalı gelişiminden ötürü (çocuğun) kendisini paylayıp suçlayamayız, olumsuz sonuçlarını üzerinde hissetmeye başlayınca bu gelişim hatasını düzeltmesi için kendisine yardım edebiliriz ancak. Örneğin, asla coğrafya dersi görmemiş bir çocuktan bu bilim dalındaki sınavı başarıyla vermesini bekleyemeyeceğimiz gibi, toplumsal bilince sahip olacak gibi eğitilmemiş çocuktan da, toplumsal bilinci gerektiren ödevlerle yüz yüze kaldığında, doğru dürüst bir tepki göstermesini beklemeyiz.

Hayatın Anlamı ve Amacı, s.21 Adler

Yaşam, zihin ve bedenin birliği

Yazar, ruhsal fenomenlerin, bedende karşılıklarının çok hızlı oluştuğunu söyler. Bu da hayatın anlamı nedir sorusunu cevaplamak için önemlidir. Çünkü açık ki hayatın anlamı olarak gördüğümüz şey, eylemlerimizi belirliyor. Bu da zihnimizde başlasa da bedenimizde de karşılık buluyor.

Bu gibi kanıtlara dayanarak, yaşam üslubunun ve onun gerektirdiği duygusal eğilimlerin bedensel gelişimi sürekli etkilediği sonucunu çıkarabiliriz. Çocuğun kendi yaşam üslubunu çok erken bir dönemde oluşturduğu doğruysa, yeterli deneyimi edindik mi, bu üsluptan kaynaklanan bedensel dışavurumları, onun ilerideki yaşamında da saptayabiliriz. Cesaretli biri, cesur tutumunu kendi bedeninde açığa vuracaktır. Böyle bir kişinin vücut yapısı değişiktir; kas tonusu daha büyük, kemik yapısı daha güçlüdür. Güven duygusuyla davranış vücut yapısını belki çok geniş ölçüde etkiler ve bir ölçüde kas tonusunun daha iyi olmasını sağlar. Cesur bir insanın yüz ifadesi ve nihayet bütün yüz hatlarının yapısı değişik bir görünüm taşır. Hatta cesaretin kafatasının yapısı üzerinde de etkisiz kalmadığını düşünebiliriz.

Hayatın Anlamı ve Amacı, s.37 Adler

Yani hayatı nasıl anladığımız, yaşamımızı ve varlığımızı belirler. Yaşama üslubumuz, gündelik ve bedensel dışavurumlarımızda açığa çıkar bu anlam. Tam da bu yüzden hayatın anlamı bir söz, bir inanç, mistik bir sır, ölümsüzlük gibi derin bir bilgi ya da sınırsız güç gibi arzular değildir. Hayatın Anlamı yaşama devinimimizin kendisidir.

Tam da bu yüzden ne söylediğimize, başkalarına nasıl davrandığımıza, kendimize ne telkin ettiğimize dikkat etmeliyiz. Çünkü bu küçük şeylerin her biri birleşerek hayatımızı oluşturur. Ve değişmek insan için her zaman mümkündür. Tabii değişmemek ve aynı sorunları yaşayıp durmak da.

Önemli olan yaşama üslubuna ilişkin daha genel konulardaki sorunları tespit etmektir. Ancak bu uzman yardımı olmadan hiç de kolay değil. Yine de değişmek ve daha iyi olmayı istemek, her zaman iyi bir başlangıç.

Bence bunlar çok önemli farkındalıklar. Ben Hayatın Anlamı ve Amacı kitabını çok faydalı buldum. Gençliğimde, herhalde daha popüler ve havalı olduğu için Freud okurdum. Fakat ondan yaşamım için ne öğrendim ve hayatıma ne kattım, bilmiyorum. Freud entelektüel konularda ilginç fikirlere sahip olsa da (Bknz. Freud’un Musa ve Tek Tanrıcılık‘ı) amatör okuyucuya yaşama uygulanabilir fikirler sunmuyor.

Hayatın anlamı nedir? Bilgelik arayışı ve kediler.

Spinoza ve yaşama sevinci

Bu noktada Adler’in kitabı ile paralel olduğunu düşündüğüm bir teoriye değinmek istiyorum. Çünkü hayatın anlamı felsefenin de temel konularından birisi. Ve Spinoza felsefesi, yaşama sevincine ve eylemin gücüne inanmasıyla, bu bağlamda son derece ilham verici.

Spinoza, insanın duygulanımlarının onun yaşama gücündeki artış ve azalışlar olduğunu söyler. İnsana sevinç veren bir şey onun gücünü arttır, keder veren ise onu zayıflatır. Peki neden çoğu zaman kendimiz için iyi olanı bilemeyiz? Neden bizi köleleştiren duygulanımlarım ve ilişkilerin peşinde koşarız?

Çünkü insanlar duyguların gücünü doğru anlamaz. Ve onları köleliğe götürecek yolları seçerler. Spinoza, insanın duygularını yönetmedeki güçsüzlüğüne kölelik adını verir. Kıskançlık, kin, nefret gibi duygulanımların yükselmesi, kişinin güçlerini ve sevincini azaltır. Aynı zamanda o kişinin özgürlüğü de sakatlanacaktır.

Oysa insanlar kendilerine iyi geleni seçebilirlerse, gelişimleri devam edecektir. Ve yaşama sevincinin artışı, toplumsal bir ahenkle birlikte gelişir. Çünkü toplumun ahengini arttıran, insanın da sevincini ve gücünü arttırır. İnsan ancak severek ve sevgisini zehirlemeden yaşayarak gelişir Spinoza’ya göre. (Bknz. Spinoza’dan aşkı nasıl arıtacağımızı öğrenebilir miyiz?)

Spinoza, insana öte dünyacı ve baskıcı olmayan, korku içermeyen bir etik önerir. Bu etik, gelişimsel ve yaşamı önceleyicidir. Spinozaya göre hayatın anlamı, insanın toplumla birlikte sevinçli ve mutlu bir yaşam sürebilmesidir. Bu da ancak kişinin dostları, sevdikleri, partneri ve toplumla ahenkli bir yaşam sürmesi ile mümkün olur. Ahlak insana sadece bunu emreder. Ve bunun için yapılması gereken, insanı kölelikten kurtaracak, onu özgürleştirecek bir yaşam deviniminin sağlanmasıdır.

Ben Spinoza’dan pratik hayata dair pek çok şey öğrendim. Hayattan kopuk teoriler üreten birisi değil Spinoza. Üstelik Türkiye’de Spinoza ile ilgili telif eserler üreten çok iyi bir yazarımız var. Çetin Balanuye. Bknz. Spinoza’nın sevinci nereden geliyor?

Varoluşçuluk, Heidegger ve hayatın anlamı

Hayatın anlamı felsefede en çok varolulçular tarafından sorgulanmıştır. Heidegger ve onu takip eden varoluşçular, hayatın anlamını özgün şekilde ele alır. Bu düşünürler insanı hayata batmışlıktan çıkaran sınır durumlarına odaklanır. Ve bu durumların insanı nasıl özgürleştirebileceğini tartışırlar.

Heidegger’in hayatın anlamına ilişkin vurgusu, anlam arayışının Dasein’ın temel yönü olduğudur. Evet, insan gündelik hayata batmıştır. Ancak bir aksaklık olduğunda, bu derin uykudan uyanır ve ne yapıyorum, neden yaşıyoruz, bütün bunların anlamı ne gibi soruları sorarız.

Ancak statik bir arayış değildir bu. Çünkü zamansallık Dasein’ın temel yönüdür ve insan eylemleri, tercihleri, bunları yorumlaması ve tarihle ilişkisi ile birlikte var olur. Dasein kendine, kültürüne, topluma ve değerlere ihtimam göstererek kendini gerçekleştirebilir ancak.

Heidegger önemli bir felsefecidir. Düşüncesinin pek çok sorunu olsa da, varoluşa ve insanın devinimine vurgusu bence önemli. Ve Sartre gibi varoluşçular onu bu yönde takip ettiler. Sartre, insanın bir nesne gibi var olmadığını, onun hiçbir zaman dinmeyecek bir anlamlandırma ihtiyacı olduğunu söyler. Varoluşçuluk kitapları bu ihtiyacı sorgular.

İnsan anlam ihtiyacını kabul etmeli ve yaşamı ile bunu gerçekleştirmeye çalışmalıdır. Bu ihtiyacın tatmini ancak yaratıcı ve özgür bir yaşamla olur. Bu ise onun din ya da siyaset gibi basit açıklamalar yerine, insan olma gerçekliğini ve belirsizliğini kabul etmesi ile mümkün olabilir. Çünkü masalsı açıklamalar, sadece Afyon işlevi görebilir. Sartre için tek çare özgürlük ya da kendini kandırmaktır.

Varoluşçu düşünürler, hayatın anlamının ancak yaşama devinimiyle gerçekleşeceği fikri bakımından son derece faydalı bence. Böylece insan hayatın anlamına ilişkin sorgulamanın, ancak hayatla cevaplanabileceğini görüyor.

Sonuç: Nasıl yaşamalı?

Bu yazıda, Yaşamın Anlamı ve Amacı kitabındaki bazı fikirlerden hareket ettim ve Spinoza’yla varoluşçuların bazı fikirlerini inceledim. Hayatın anlamı nedir? Bu hiç de basit bir soru değil. Ve gördük ki metinsel ya da gizemli bir şey değil bu. Hayatın anlamı kitaplardan öğrenilemiyor. Her birimizin yaşamıyla cevap vereceği bir soru bu.

Spinoza, Heidegger ve Sartre’ın fikirleri, hayatın anlamının ancak eylemle üretilebileceğidir. Adler ise bu fikre ek olarak, bir psikoloğun araçlarıyla, insanın neden hayatı anlamlandırmada sorun yaşayabileceğini tartışır.

İlk çocuklukta yaşanan bazı sorunlar sebebiyle, çocuğun toplumla ortak duygudaşlık geliştiremeyebileceğini söyler Adler. Bu durumdaki yetişkin, hayatta başarılı olamaz, başkaları için bir şey üretemez, yaratıcı ve duygusal ilişkiler kuramaz.

Bunları yaşamış bir çocuğun, yetiskinlikte de olsa bu yetenekleri kazanması gerektiğini söyler Adler. Ben kendi psikolojik terapi deneyimim dolayısıyla, bunun mümkün olduğunu söyleyebilirim. Üstelik hepimizin öğrenecek çok şeyi yok mu?

Psikolojik bir yetenek, neden marangozluk gibi bir yeteneğe göre daha önemsiz sayılsın. Para kazandırmadığı için diyebilirsiniz. Ama hayat sadece kayıp ve kazanç değil, o aynı zamanda yolculuğun kendisi ve o yolculuktan keyif almak gerekiyor. Üstelik keyifli yolculuklarda çok daha başarılı oluyoruz.

Üstelik değişmek için hiçbir zaman geç değil. Bu yüzden daha mutlu olabileceğiniz bir hayatı hayal edebiliyorsanız, ona ulaşmak için çaba harcamaktan geri durmayın. Psikolojik destek, arkadaşlardan destek almak, YouTube’daki psikologların içeriklerini takip etmek, meditasyon, spor, yoga… Kendimize destek olmak için pek çok yol var. Ve önemli olan, bir şeylerin değişebileceğine inanabilmek. Yani motivasyon. Bu motivasyona sahip olabilirsen, hayatın anlamı nedir sorusuna da daha doğru cevaplar bulabiliriz.

Bir yanıt yazın

Trending