İnsanoğlunun paranormal varlıklar ile ilgisi, tarihin en eski zamanlarından beri var gözlemlenir. Carl Sagan, “The Demon-Haunted World” kitabında, “Bilimsel düşünme ve rasyonellik, insanlık tarihi boyunca sürekli olarak batıl inanç ve hurafelerle mücadele etmiştir,” diye belirtir. Gizemli ve paranormale duyulan merak, mitlerin ve efsanelerin doğuşuna yol açmıştır. Bu mitlerin gerçek dünya üzerindeki etkisi ne kadar fazladır?
Bu ilgi, insanların doğaüstüne ve paranormale olan inançlarını yalnızca efsanelerle sınırlı kalmamış, aynı zamanda dini ritüeller ve mistik uygulamalara da yansımıştır. Tarih boyunca pek çok medeniyet, doğaüstü olayları tanrıların istekleri veya kızgınlıkları olarak yorumlamış ve bu inançlar, toplumsal düzenin ve ahlaki yapının temel taşları olmuştur. Bu tarihi ve kültürel boyut, doğaüstü olaylara olan inancımızın kökenlerini sorgulama gerekliliğini gösterir
Örneğin ortaçağ Avrupa’sında depremler tanrının gazabı olarak görülüyordu. Bu durum belki de anlaşılırdı, çünkü o günlerde depremin arkasındaki fiziği ve jeofiziği tanımıyorduk. Ama günümüz dünyasında ve Türkiyesi’nde hala benzer iddialarla karşılaşmak manasız ve yararsız değil mi? Psikolojik bir rahatsızlığın bugün hala cinlere yorulması, faydasızlığının ötesinde, zararlı olabilir mi?
Mitler ne zaman faydalı, ne zaman zararlıdırlar? Arkaik dönemde insanların açıklayamadıkları fenomenlere yakıştırdıkları paranormal varlıklar ile ilgili açıklamalardan bugün neden hala kurtulamıyorum? (Paranormalin ve mitlerin ortaya çıkışındaki pseudo bilim işlevine ilişkin tartışmam için ‘Pseudo bilim olarak mitoloji ve cinler‘ yazımı okuyabilirsiniz.)
Paranormal ve doğaüstü günümüz insanı ve kültürü için hangi açılardan zararlıdır?
Mit ve Gerçeklik: Kültürel Mirasımızın İzleri
Her kültür, doğaüstü varlıkları farklı şekillerde tasvir etmiştir. Yunan mitolojisindeki tanrılar, Hindistan’daki efsanevi yaratıklar veya Kuzey Avrupa’nın troll ve elf hikayeleri, eski Türklerde doğa ruhları (iyeler), Sümer ve Sami kültürlerindeki cinler, Perslerin perileri… insanların çevresini anlama çabasının ürünleridir. Bu efsaneler, Joseph Campbell’ın “The Power of Myth” adlı eserinde belirttiği gibi, “toplumsal norm ve değerlerin sembolik ifadeleridir.” Ancak bu simgesel hikayelerin, gerçek dünyada somut bir etkisi olduğuna dair kanıt yoktur.
Arkaik dönemde karşılaştığımız doğaüstü / paranormal inançlar ve mitler, belki de insanın yanlış anlaşmalarının ve psikolojik savunma mekanizmalarının ürünüdür. Ama bu fenomenlwri psikolojik olarak adlandırmak, bunların işlevsiz olduğunu da göstermez. Ne de olsa insan sembolik akla sahip bir canlıdır.
Lacan’ın da işaret ettiği gibi, dil ve kültür her zaman semboliktir. Ve insanın sembolik yönü, belki de hiçbir zaman ortadan kalmayacaktır. Sadece insanın simgeleri değişir. Simge, bir cin, bir doğaüstü ruh, hayalet gibi paranormal bir fenomen de, fiziksel ya da sosyal bir fenomen de, bilimin konusu olmuş bir nesne de olabilir. İnsanın simgesel yönü değil, simgeleri değişir. (Simgesel düşünce ve insanla ilişkilisi üzerine tartışmam için, ‘Simyacıların gizli amacı neydi?‘ yazımı okuyabilirsiniz.)
Dilin ve hikayelerin evrimi

”Dil yüzünden fırlatıldığı bu simgesel dünyada insan her şeyi kendilemeye girişmişti. Yabancısı olduğu, bilgi sahibi olmadığı şeyleri tanımlayarak, dile bürüyerek, sese getirerek aşinalık yaratmış, kendi yabancılaşmasından bu şekilde kurtulmaya çalışmıştır… Bu yüzden de dil bir varlık alanı olan mitler anlatma ihtiyacından gelişmiştir. Dünyada basit, primitif bir dilin bulunmamasının sebebi budur… Homo sapiens sapiens’in trajedisi, bitmek tükenmek bilmeyen nafile anlam arayışıdır… İnsanın sürekli konuşmasının ve öyküler anlatmasının, hatta dilin nedeni budur. (Homo Narrans, İsmail Gezgin, s.42-43-44)
Bu efsaneler zamanla evrimleşerek modern dünyanın anlayışlarına uyum sağlamıştır. Örneğin, antik çağlardaki tanrı hikayeleri günümüzde popüler kültürde süper kahramanlar olarak yeniden hayat bulmuştur. Bu çağdaş yorumlar, insanların doğaüstü varlıklara olan ilgisinin hala güçlü olduğunu göstermektedir. Ancak, bu modern hikayelerin de gerçek dünya olayları üzerinde somut bir etkisi olmadığı açıktır.
Yine bu düşünceye paralel olarak, kurban ritüelinin dini uygulamalarda devam ettiğini, cin musallatı gibi inanışların hala sürdürüldüğünü ya da en azından korku sinemasında hatırlandığını, kurşun dökme ya da nazar boncuğu taşıma gibi daha ufak ritüellerin bazen inanarak bazen şaka yollu da olsa gününüzde hala sürdürüldüğünü görüyoruz.
Bu performatif ritüel ya da inançların doğruluğuna ya da ait oldukları çerçevelere kaçımız tamamen inanıyoruz? Yine de bunları sürdürdüğümüze göre, bu doğaüstü inanışların hala simgesel ve psikolojik işlevi işliyor. Ancak bu inanışları, hurafe oldukları halde, sembolik işlevleri yüzünden sürdürmek akıl karı mı? Doğaüstü / paranormal inanışlar yarardan çok zarar getiriyor olabilir mi?

Doğaüstü İnanışların Psikolojik Kökenleri
Doğaüstüne inanmanın arkasında yatan psikolojik süreçler, oldukça karmaşıktır. Sigmund Freud, “Totem ve Tabu” adlı çalışmasında, doğaüstü inançların, bilinçdışı korku ve arzuların bir yansıması olduğunu öne sürer. Örneğin, bir evde gizemli sesler duymak veya gölgeler görmek, çoğu zaman evin yapısal özellikleri veya ışık oyunlarından kaynaklanabilir. Ancak, bu tür olaylar sıklıkla doğaüstü varlıkların varlığına kanıt olarak sunulur.
Evde duyulan gizemli sesler, savaş döneminde eşinin dönüp dönemeyeceğinden emin olmayan genç bir eş tarafından deneyimleniyorsa, oldukça doğal değil midir? Ya da yalnızlıktan ve karanlıktan korkan ve yalnız öleceği korkusu, evin karanlık köşelerinde yankılanan hezeyan içerisinde bir insan olduğunu düşünelim. Gölgeler bu insana bir eşlikçi olmuş olabilir mi?
Bu inançlar, toplumsal ve bireysel düzeyde farklı etkilere sahip olabilir. Toplumda, doğaüstü olaylara inanç, bazen toplulukları birleştiren, bazen de bölücü bir etki yaratabilir. Bireysel düzeyde ise, bazı insanlar bu tür inançlardan rahatlık ve güven bulabilir. Ama bu hikayeler diğerleri için kaygı ve korku kaynağı olabilir. Bu çeşitlilik, doğaüstüne olan inancın yalnızca bireysel değil, aynı zamanda sosyokültürel bir olgu olduğunu gösterir.
Hepimiz hikayelerimizi birbirimize ve çocuklarımıza aktardığımızı biliriz. Bunda belki de benzer hikayelere, benzer ihtiyaçlar yüzünden gereksinim duymamızın da etkisi vardır. Ne de olsa insan beyni, topluluk içerisinde, dedikodu yaparken ya da hikaye anlatırken gelişmiştir.
Medyanın Doğaüstü Algısı Üzerindeki Etkisi
Medyanın paranormal varlıklar algılanmasındaki rolü, kültürel inançları şekillendirmede önemlidir. Stephen King’in eserleri veya “The Conjuring” film serisi gibi popüler kültür ürünleri, doğaüstü varlıkları gerçek birer tehdit olarak sunar. Bu tür eserler, halkın doğaüstüne olan inancını pekiştirebilir, ancak bu inançların gerçeklikle bir bağlantısı yoktur.
Benzer etkiyi türk korku sinemasında cin filmleri de yapıyor. Anneannelerimizden dinlediğimiz cin hikayeleri, korku filmleri aracılığı ile korku figürlerimizden haline gelirken, hangi hurafe ve inançlar güçlenmektedir toplumda? Ya da cin filmlerinin popülerleşmesi, hangi inançların güçlenmesinde zemin bulmaktadır? (Türk sinemasında cin filmlerinin yükselişi ile ilgili yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)
Medyanın bu konudaki gücü, aynı zamanda büyük bir sorumluluk taşır. Doğaüstü temaları işleyen eserler, toplumun korkularını ve meraklarını yansıtır. Ama aynı zamanda bu korkuları ve merakları şekillendirir. Bu nedenle, medyanın doğaüstü konuları işlerken daha sorumlu ve bilinçli olması gereklidir. Medyanın gerçek ve kurgu arasındaki çizgiyi net bir şekilde çizmesi önemlidir.
Bilim ve Doğaüstü: Mantığın Zaferi
Bilimsel yöntem ve mantık, doğaüstü iddiaları sorgulamada önemli bir rol oynar. Carl Sagan, “Extraordinary claims require extraordinary evidence” (Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir) sözüyle, bilimsel sorgulamanın önemini vurgulamıştır. Doğaüstü olayların çoğu, bilimsel araştırmalarla rasyonel açıklamalar bulmuştur. Örneğin, hayalet görmelerin çoğu, uykusuzluk veya belirli ilaçların yan etkileri olarak açıklanabilir.
Bilim, mitlerin ve doğaüstü inançların arkasındaki gerçekleri aydınlatmada kritik bir role sahiptir. Örneğin, paranormal varlıklar ile ilgili yapılan bilimsel çalışmalar, bu olayların genellikle psikolojik, fiziksel veya çevresel faktörlerle açıklanabileceğini göstermiştir. Bu tür araştırmalar, doğaüstüne inanmanın nedenlerini ve bu inançların gerçek dünya üzerindeki etkisizliğini ortaya koymaktadır.
Ben kendi adıma, paranormal inanışların fiziksel, psikolojik ve kültürel kaynaklarını ortaya koymayı çok önemsiyorum. Çünkü paranormal inanışların gerilemesi için, insanların bu inanışların işlevleri ile ilgili farkındalığı ulaşmalarını çok önemli buluyorum.
Çünkü hurafelerle ilgili otoriteler ve bilim otoriteleri arasında kalan insanlar, çoğu zaman doğru tercihi yapamamaktadır. Önemli olan dünya, kendisi ve toplum ile sağlıklı ilişkiler kurabilen, kaygılarını paranormal varlıklara dönüştürmeyen insanın ortaya çıkmasıdır. (‘Cin türleri ve dayandıkları korkular‘ yazımı okuyarak, bazı paranormal inanışların kaynaklarına ilişkin tespitlerimi yorumlayabilirsiniz.)
Sonuç: Mitlerin Ötesinde Bir Dünya
Sonuç olarak, doğaüstü varlıkların insan hayatı üzerinde somut bir etkisi olmadığı açıktır. Kültürel mitler ve efsaneler, toplumsal değerleri ve korkuları yansıtsa da, gerçek dünya olaylarına mantıklı ve bilimsel açıklamalar getirme ihtiyacı vardır. Bilim ve rasyonellik, mitlerin ötesine geçmemizi ve dünyayı daha objektif bir şekilde anlamamızı sağlar.
Yine de insanlar her zaman bilimin sesini ve açıklamalarını dinlemeye hazır değildir. Tam da bu yüzden, korkularımızın kaynakları üzerine düşünmek zorundayız. Ve zihnimizin/ kültürümüzün karanlık yönlerinin farkına varmalıyız. Tam da bu yüzden, bu sitede yapmakta olduğum tartışmanın boşuna olmadığı kanısındayım.
Ek: Eğer bu yazı ilginizi çektiyse, paranormal varlıklar ile ilgili hikayelerin kaynaklarını ve kökenlerini araştırdığım yazım ”Eve cinlerin musallat olması ve fenomenolojisi” ni okuyabilirsiniz.





Bir Cevap Yazın