Cin türleri nelerdir? Cin hikayelerinde ve paranormal olaylarda hangi cin türlerine rastlıyoruz? Ve bu cin türleri hangi korkularımıza dayanıyor? Hangi cin türü hangi vesveseyi verir insana? Ve bu vesvese, insan dediğimiz gerçeklik ve onun hikayelerinde / mitlerinde nereye denk düşer? Bu yazıda hem cin türleri’nin neler olduğunu, hem de bu anlatıların ilişkili olduğu korkuları inceleyelim.
Cinlerin ve diğer paranormal deneyimlerin, korkularımız ve psikolojik savrulmalarımız ile ilişkili olabileceğini daha önce de iddia etmiştim. (Bknz. Cinler ve paranormal olaylar psikopatolojik mi?) İnsan hikaye anlatan canlıdır (Homo-narrans) ve hikayeler ile kabullenir dünyayı. Hikayelerin insan beyninin evrimindeki önemi de araştırmalarla ortaya koyulmuştur.
Cin hikayeleri ve paranormal olaylar, insan kültürünün bir parçası. Çünkü hikayeler, insan için ekmek kadar, su kadar elzemdir. Tam da bu yüzden, hikayeleri yok saymak ve unutturmak yersizdir. Hikayelerin niteliği üzerine düşünmek ve onların insanın hangi fay hatlarına denk geldiğini araştırmak çok daha faydalı diye düşünüyorum.
Çünkü hikayeler dünyanın belirli bir resmini sunar bize. Önemli olan bu resme olan ihtiyacımızdır. Ve ihtiyaç icadın anasıdır. Bir hikayeye olan inancı değiştirmek için, insanın kendisini değiştirmesi gerekir. Çünkü her cin, her hayalet, her büyü insanın bir korkusuna dayanır.
Öyleyse anlatılardakj cin türlerini tek tek ele alıp, insan denen gerçekliğin hangi yönlerine denk düşebileceği üzerine düşünelim. Çünkü anlamak, değiştirmenin ve değişmenin ilk adımıdır. Ve insanın korkularını yok sayması değil, onları kabullenmesi çok daha faydalıdır. Öyleyse cin türlerini ve hikayelerimize / inançlarımıza nasıl konu olduklarını inceleyelim bu yazıda.
Cinler ve korkularımız
Cin hikayeleri, çocukluğumuzda en sevdiğimiz korku hikayelerindendi. Peki ya bu hikayeleri sadece geceleri eğlenmek ya da çocukları korkutmak için kullanmıyorsak? Ya bu hikayelere, dünyanın acımasızlığı ve korkunçluğuna karşı ihtiyacımız varsa? Ya savaşmaktan korktuğumuz canavarlarla savaşsın diye başka canavarlar yaratıyorsak?
Cin hikayeleri, sözlü kültür ile aktarılan kültürel motiflerdir. Bu hikayeler, insanlığın şafağında ve ilk dinlerde oluşup, günümüz söylencelerine ve inançlarına yayılır. Resmi din, cinleri sadece vesvese verebilen, şeytani varlıklar olarak tasvir etse de, sözlü kültüre göre cinler çok daha korkunç ve tehlikelidir.
Halk hikayelerine ve cinci hocaların havas ‘ilmi’ne bakılırsa, cinler insan gibi pek çok canlının kılığına girebilen, son derece aldatıcı varlıklardır. Cinler bizden farklı boyutlarda yaşasalar da, bazı durumlarda bizimle etkileşime girebilirler. Bu etkileşim, bir kişiye cinlerin musallat olması, cin çarpması, eve cinlerin musallat olması gibi şekiller alabilir anlatılanlara göre.
Bu hikayelere göre, çok fazla cin türü vardır ve cin türlerinden bazıları insana zarar verirken, bazıları iyicildir ve koruyucu cinler olarak insanlara hizmet de edebilirler.
Bu hikayelerin gerçekliğe sahip olup olmadığı, inanç meselesidir. Ancak cin hikayeleri, insanlığın antik döneminde bazı ihtiyaçlar dolayısıyla ortaya çıkmış ve günümüze kadar devam etmiştir. Bugün bu inanışlara nasıl davranılması gerektiği ise ayrı bir sorudur. Ancak bu fenomene gözlerimizi kapamak sağlıklı görünmüyor.
Çünkü insan hikayelere ihtiyaç duyan bir canlıdır. Ne de olsa insan yaşamın korkunçluğu ve acımasızlığı karşısında kırılgandır. Hepimiz çok geçici ve anlamlandırılması zor hayatlar yaşıyoruz. ”Endişe ertesi gündür.” der Kierkegaard. İnsan kendi dirayetini bu ertesi günler boyunca sürdürmeye çalışır.

Cin türleri ve insan gerçekliği
Öyleyse hipotezimizi geliştirmek için cin türlerini ve özelliklerini kısaca alıntılayıp, bunların psikolojik – hikayesel temelleri üzerine düşünelim:
Amar cinleri ve evin hayaletleri
Amar isimli cin türü, evlerimizde yaşar. İnsanların yeme içmesine ve çocukların oyunlarına katılabilirler. Besmele çekilmeden yenilen yemeğe, içilen çaya ortak olurlar. Rahatsız edilmedikçe zarar vermezler ancak insanlara zarar verebilirler ve onları korkutabilirler.
Amar cinlerinin, evin içinde yaşadığımız korkularla ilişkili olduğu açıktır. Hangimiz gece karanlıktan korkmayız? Bu esnada asıl korktuğumuz belirsizlik midir? Yoksa yalnızlık mı? Evle ilgili korkularımızı belki de ailemiz ve büyüdüğümüz evle ilgili travmalarımız ile de alakalı.
Fakat evde tek başımızayken (özellikle geceleri) korkmamızın bilimsel açıklaması olabilir. T24’de yayınlanan bir makaleye göre (Şuradan bakabilirsiniz.), gözlerimizin kenarında bulunan ve görme alanının çevre – sınır bölümünü etkileyen çomak hücrelerin sundukları zayıf algı ve görüş, beynin buradaki bulanıklığı yorumlamasına sebep olabiliyor.
Yani görmenin en zayıf olduğu noktada, beyin duyusal ikame yaparak bir öngörüde bulunuyor ve bu ikameyi kültürel ögelerle birleştirerek bu olguyu paranormal deneyim olarak yorumlayıp, ani korku durumları oluşturabiliyor. Tam bu noktada fiziksel olanla hikayesel olanın birbirine temas ettiğini fark ederiz.
Eğer cinlerin eve musallat olması konusu ilginizi çektiyse, bir diğer yazıma buradan ulaşabilirsiniz ya da aşağıdaki linkten youtube videoma ulaşabilirsiniz.
Vesnan cinleri ve kabuslar
Vesnan cinleri, uykuda bize rüyalarla yaklaşır ve onları kabuslarla etkiler. İnsanları kötü rüyalar aracılığı ile etkilemeye ve kötü yola yönlendirmeye çalışır. Bu şekilde etkiledikleri insanların bilinçaltına bile etki edebilirler.
Uyku, insana ilişkin en ilginç fenomenlerden birisi. Bir cin türünün uyku ve rüyaya musallat olması bu yüzden oldukça anlaşılır. Hangimiz rüyalarımıza hakim olabiliyoruz ki? Hangimiz hayatımıza mutlu mesut devam ederken, kötü bir rüya ile dağılmamış ve çökmemişizdir? Ve bu rüyanın bize neden musallat olduğunu sormadık mı?
Tam da bu yüzden, bir cin türünün rüyaları karıştırması, insanların ihtiyaç duyduğu bir açıklamadır. Ne yapacaktır Mehmet amca, Freud okuyup rüya analizi mi yapacaktır? Ya da psikoterapiye erişimin bu kadar sınırlı olduğu ama aynı zamanda toplumun büyük çoğunluğunun psikolojik sorunlardan muzdarip olduğu bir ülkede, gördüğü korkunç rüyanın ardından (cinlerden başka) hangi hikayeye sığınacaktı? Ortalama insanın rüyasında gördüğü korkunç canavarlarla yüzleşmemesi ve bunları hikayelere yansıtması belki de daha hayırlıdır.
Eğer bu konu ilginizi çektiyse, paranormal olaylar bilinçaltıyla nasıl ilişkilenir yazıma buradan ulaşabilirsiniz.
Zellenbur cinleri ve ticaret
Zellenbur cinleri, ticaretle ilgili konularda insanlara musallat olur. İnsanları tartıda hile yapmaya, bozuk ticaret yapmaya, müşterileri kandırmaya ve açgözlülüğe yönlendirir. Yani insanları helal kazançtan uzaklaştırmaya çalışırlar.
Türkiye’de ticaret Zellenbur cinlerinin kontrolünde olabilir. 🙂 Zellenbur cinlerinin kişiyi hileye yönlendirmesi, iki açıdan düşünülebilir: Bu olgu, tecimen açısından bir pişmanlık ve baştan çıkma motifiyken, müşteri açısından bir yargılama ve suç motifidir.
Fakat her halükarda, bu hikayeleştirme tehlikelidir, çünkü adaletsizliğin gerçekleşmesine kadersel bir kötücüllük motifi iliştirir. Evet, bu bir uyarıdır insana, ama aynı zamanda bir aklileştirmedir. Bir suçlu bu hikayeye dayanarak yaptığını mazur göstermek isteyebilir mi? Ya da bu hikaye insanları haram kazançtan caydırmaya yardım etmekte midir?
Hanzap cinleri ve inanç
Hanzap cinleri, dini ritüeller esnasında müminlere vesvese ve kötü hisler verirler. İbadetleri sorgulatır ve kişiyi ibadetlerden alıkoymaya çalışırlar. (Amir cinleri de benzer şekilde sadece müslümanlara musallat olur ve onları inançlarından çevirmeye çalışır.)
Hanzap cinleri ve Amir cinleri’nin benzer bir hikayesel kökeni olacağını sanıyorum: İnandığımız şeye inanmaya nasıl devam ederiz? Şüphe hep içimizde değil midir? İbadet ederken neden yanınızda olmasın şüphe ve kafa karışıklığı?
Bu cin türünün, inançla ilgili soru işaretleri ve korkularda hikayesel temelini bulacağını düşünüyorum. Örneğin inançlı bir tarikat üyesi hayal edelim. Bu üyenin aklında inançları ya da içinde olduğu organizasyon ile ilgili şüpheleri oluşursa, sofi bunu nasıl aklileştirebilir?
Ya da hocaları bir müminin inancından dönmesini nasıl açıklayacaklardı? Amir ya da Hanzap cinlerinin bu sofiyi inancından saptırdığı hikayesi onlar için yeterince dramatiktir. Çünkü inanç gibi inançsızlik da mistisize edilebilir. İnsan dünyasını kendisine benzetir.
Eğer bu konu ilginizi çektiyse, ‘Cinler, paranormal olaylar ve din’ yazıma buradan ulaşabilirsiniz.
Betr cinleri ve asabiyet
Betr cinleri, insanları sinirli ve asabi yapar, insanların öfkelenerek kontrollerini kaybetmelerine sebep olur. Kötü bir cin olduğu için, insanların kontrollerini kaybederek kalp kırmalarını, kavga etmelerini, kötülük etmelerini ister ve bundan keyif alırlar. Yani bozgunculuğu yaymaya çalışırlar.
Burada insanlığın mitolojik dönemine ait bir duygulanım açıklaması ile karşılaşıyoruz. İnsanlar neden sinirlenirler ve kontrollerini kaybederler? İlyada ve Odeysse gibi mitolojik eserlerde sık sık, karekterlerin tanrı ya da tanrıçaların etkisi ile kontrollerini kaybettiklerini, bu yüzden de kaderlerinin oyuncağı hallerine geldiklerini görürüz.
Arkaik dönemde duygulanımlarla ilgili bu tarz kaderci fikirlere gerçekten inanılıyordu muhtemelen, çünkü bu hallere ilişkin rasyonel açıklamaya sahip değildik. (psikoloji, hormonlar, kültürel baskı vs.) Çünkü insanlar ne doğayı ne de kendilerini henüz henüz fethetmemişlerdi.
Betr cinlerinin insanın asabiyetini arttırıp kontrolden çıkmasına sebep olması da bu arkaik açıklamaya benziyor. Aslında bu durum da anlaşılır. Eğer cinnet geçirecek kadar sinirlendiğimiz bir noktada, bu sinirin açıklamasına sahip değilsek; yaşamımızın kapitalizm tarafından nasıl çalındığını, uygarlığın ne kadar iki yüzlü olduğunu, kendi güçlerimizi tanımaktan ve öğrenmekten ne kadar uzak olduğumuzu bilmiyorsak… Bu açıklamasızlığı ve acımasızlığı neden cinlere bağlamayalım ki?

Ervah cinleri ve doğum
Anne karnındayken fetüse ve küçük çocuklara musallat olurlar. Herhangi bir sağlık sorunu yokken çocuğu olmayan kadınların gebeliğini bu cin türünün engellediği rivayet edilir.
Ervah cin türü, insana ilişkin en kompleks ve ilgi çekici fenomenlerden olan doğum ve doğurganlık ile ilişkili. Doğum ve doğmuş olmak, hepimizin başlangıcı ve ilk travması. Aynı şekilde doğurganlık, tercih eden kadınlar için hayatsal bir konu. Çünkü doğum, insanın yıkım ve entropiye meydan okuyabildiği nadir fenomenlerdendir. (Kısırlık durumunun önemli bir travma olması da doğurganlığın bu ilginç özelliğinden kaynaklanıyor olabilir. Ervah cinlerinin hikayesinin bir yönü, işte bu travmadır.)
Bununla birlikte, konunun fizyolojik ve antropolojik yönüne de dikkat etmeliyiz. İnsan yavrusu premetüre olarak doğduğundan, çocuk ölüm oranları çok yüksektir. Çünkü insan yavrusu zayıftır. Ayrıca insanda doğum fenomeni zorludur, çünkü insan yavrusu büyük bir beyinle dünyaya gelir. Ve doğum olgusu, antibiyotiği, hijyenin önemini, tentürdüyotu ve diğer bilimsel gelişmelere sahip olmadığımız binlerce yıldır devam etmektedir. Çocuk ölümü ve anne ölümüne ilişkin travmalar, Ervah cinlerine ilişkin hikayenin temelinde olabilir.
Alkarısı cini ve loğusalar
Alkarısı ya da Albastı, loğusa kadınlara musallat olan bir cindir. Bu yüzden de loğusa kadınlar 40 gün yalnız bırakılmazdı. Bu ruh aynı zamanda geceleri atları koşturduğu ve atların yelelerini saç gibi ördüğüne inanılır.
Alkarısı, Ortaasya Türk mitlerine dayanıyor olabilir. Yaşar Çoruhlu Türk Mitolojisi’nin Kısa Tarihi’nde, Tanrıça Umay ile alkarısı ilişkisinin tartışmaya değer olduğunu söyler. Çünkü Ece Umay da doğumla ilgili bir kutsal figürdü. Fakat Umay, bebek ve annenin koruyucusu iken, alkarısı onların düşmanıydı. (Bknz. Tanrıça Umay ve kozmogoni)
Bu karekter önceleri kötücül bir ruhken, anadoluda bir cine dönüşmüştür. Alkarısı, Orta asya kültüründe, dere yatağı gibi yerleri sahiplenen, kızdırılmadığı durumlarda insanlara zarar vermeyen, ancak tehlikeli bir iye’dir.
Alkarısı cini, Mezopotamya mitolojisindeki Lilith ile benzerlik gösterir. (Lilitus) Bu memeleri kocaman sarkan, dev cümlesiyle yürürken memelerini omuzlarına atan dev korkunç karakter loğusaların düşmanıdır. (Yine Mezopotamya’da tanınan Lietli cini de dişi bir cindir ve aynı şekilde Lilith ile benzerlik gösterir.)

Alkarısı cini loğusaları tek başına yakalarsa onların ölümüne sebep olabilirdi. Bu cinin özellikle erkeklerden çekindiğine inanılır. Bu yüzden loğusanın yanında tercihen bir erkeğin bulunması istenir. Ayrıca bu cinin geceleri atlara musallat olup onları koşturup yorduğuna ve saçlarını ördüğüne inanılırdı.
(Daha da ilginci ise atların periler tarafından geceleri sürülüp yorulması vakası anglo sakson kültüründe de sözkonusudur. Atlar sabah bulunduğunda görülen örülü ve karmaşık yelelerine elflocks (arapsaçı) denir ve bunları peri damatların ördüğüne inanılır. Bknz. Periler – Tehlikeli Bir Tarih, s.60)
Alkarısı ile baş etmek için, özel bir ocak kurulmuştu. Bu ocağa bağlı şifacılar, iğne sokarak alkarısını yakalayıp def edebilirdi. Bu mitin, loğusa travması ile ilişkili olduğunu tahmin edebiliriz. Ne de olsa doğum ve annelik, en mucizevi fenomenlerdendir.
Eğer ‘Alkarısı kimdir?’ sorusu ilginizi çektiyse, bakınız:’Alkarısı nedir? Alkarısı gerçek mi?‘
Azazil, vicdan ve kötülük
Azazil, aslında şeytanın Allah’ın huzurundan kovulmadan önceki ismidir. Ayrıca Azazel ismi Tevrat’ın Levililer (16/8) bölümünde de geçer.
Ancak Azazil bazı cin anlatılarında, şeytanın oğulları ve ondan gelen soydaki cinler için de aynı isim kullanılır. Azazil’i bu listeye alabiliriz, çünkü şeytan ateşten yaratıldığı için, melek değil cinlerden olduğu söyleniyor.
Azazil ve onun soyundan gelen cinler, insanlara fiziksel zarar vermezler. Ancak bu cinler çok aldatıcıdırlar ve insanlara çok güçlü vesveseler verebilirler. Bu vesveseler, olumsuz ve karamsar fikirler de olabilir, ahlaksız ve vicdansız eylemlere dair kötücül fikirler de olabilir.
Bu cin türünün, insanın ahlak ve vicdanla ilgili sorunlarına ve korkularına dayandığını düşünüyorum. İnsan olarak adlandırılan tür, yapıcı yönlerinin yanında, yıkıcı itki ve güçlere de sahiptir. Bu yüzden insan, hem kendisine hem de kendi türüne, aklın almayacağı zararları bile verebilir.
Antik dönem insanları, bu tehlikeleri gördükleri için, kötücül eylemleri karanlık ruhlar ve güçler ile ilişkilendirmiş olabilir. Bu hikayeler, insanları karanlık ve kötücül olana karşı uyarmak işlevine de sahiptir. Çünkü kötülüğün, ne yapılana ne de yapılana iyilik getirmeyeceği açıktır. (Cinlerin kötülükle ilişkisi için bknz. Cinler neden kötü insanlara musallat olur?)
Sonuç: Cinler ve toplumsal psikoloji
Bu yazıda bazı cin türlerini ele aldık ve bu hikayelerin insanın hangi korkuları ile ilişkili olabileceği üzerine düşündük. Ele aldığımız örneklerde, bu hikayelerin kökenindeki psikolojik savunma mekanizmalarına ve kültürel baskı motiflerine ilişkin güçlü bağlantılar bulmuş olduğumuzu sanıyorum. Tabi ki psikolog olmadığım için, yaptığımız çalışma fikir fırtınası düzeyinde kalıyor.
Bence hipotezimiz, sağduyu ve deneyim gereği de sabittir. Çünkü bizler, deneyimimiz gereği korkularımızın temelinde travmaların yattığını biliriz. Örneğin deniz ürünleri yemeyen ya da denizden korkan bir kişinin, çocukken babası tarafından yüzme öğrenmesi için denize atılıp boğulma tehlikesi geçirmiş olması gibi. Bizim hipotezimiz ise bu travma ve korkudan, sadece ölçek olarak farklı.
Bizim hipotezimiz, yani cin korku hikayelerinin insanın kökensel korkularından kaynaklandığı argümanı, bir insanın yaşamında başlayıp bitmiyor. Bunun yerine kültür, dil ya da toplumsal bilinçdışı aracılığı ile taşınıyor bu korkular. Yine de bu korkuların her birimizde temeli de var.
Hepimiz karanlıktan korkmuyor muyuz? Tek başına evde olmak hepimiz için korkutucu değil mi? Her gebe kadın, düşük yapmaktan korkmaz mı? Her mümin, Tanrı’nın dualarını duymayacağından korkmaz mı? Cinler bu korkulardan yaşamımıza ve hikayelerimize sızıyor olamaz mı?
Hikayeler karşısında hepimiz çaresiziz. Yapabileceğimiz tek şey, karşısında çıplak kalacağımız hikayeyi seçmek. Ama bu seçim de az şey olmayabilir, bu yüzden araştırmaya devam ediyoruz.





Bir Cevap Yazın