Bu yazıda kendi yaşadığım bir olay üzerinden, hegemonik fikirlerin bizi nasıl etkilediği üzerine düşünmek istiyorum. Düşünceler bize nasıl musallat olur? Bizler fikirlerin musallat olduğu ve işgal ettiği biyolojik kütleler miyiz? Richard Dawkins’in Mem’leri bize nasıl düşüneceğimizi mi söylüyor? Gerçekten bu kadar boş personalar mıyız? Yoksa musallatoloji (hauntology) üzerine düşünerek, bu işgali durdurabilir miyiz? İnsan olarak, parazitlerin yönettiği konaklardan fazlası mıyız? Ya da bu fazla’yı nasıl kaybetmeyebiliriz? Gelin musallatoloji ve düşünce musallatı üzerine düşünelim.
Bu tartışma aynı zamanda insanın özgür olup olamayacağı tartışmasıdır. İnandıklarımızı seçebilir miyiz? Bize musallat olanları reddedebilir miyiz? Erdemli olmak mümkün mü? Yoksa hepimiz çağımızın hayvanları mıyız?
Bana bu fikri veren, Derrida’nın musallatoloji (hauntology) fikri oldu. Derrida ideoloji ve fikirlerin, hayaletler halinde bize sürekli musallat olduklarını söylemişti. Ama aynı zamanda Yazı’nın yani dilin, bize kendisini dayattığını da söyler Derrida. Ben de işte bu dayatmayı ve onun gündelik tezahürlerini tartışmak istiyorum.
Bence bu tartışma günümüzde giderek önem kazanıyor. Çünkü hepimiz sosyal medya, kültürel ürünler, siyaset ve reklamlar aracılığıyla her gün bilgi bombardımanına tutuluyoruz. Bu sağanak altında çarmıha gerilmiş olduğumuz bile söylenebilir. Bizi kat eden nedir? Düşünce musallatı ile nasıl baş edebilirim? Gelin bu yazıda bunları tartışalım.
Kültür endüstrisi, beden tasarımı ve moda
Birkaç ay önce yaşadığım bir olay bana bu fikri verdi. Şimdilerde dizimden bir sakatlık yaşıyorum. Bunun sebebi kendi başıma cahilce yaptığım spor esnasında kendimi fazla zorlamam. Bu yüzden bir sakatlık yaşadım ve hala bununla uğraşıyorum. Umarım yakında şifa bulur.
Bu herkesin başına gelebilecek bir talihsizlik bence. Fakat fazlası var. O dönem kafamı boşaltmak için fazlaca spora vermiştim kendimi. Fakat o günlerde kendimi fazla zorlamamın bir sebebi de, iş yerinde birkaç arkadaşımla yaptığımız bir konuşmaydı.

Fazla detayla zaman kaybetmeyelim. Bir kadın arkadaş, Anıl senin kollarındaki kas benimkiyle aynı, böyle olmamalı sen erkeksin demişti. Bu öncelikle çok kaba bir şey. Ve karşımdaki kişinin çiğliğini gösteriyor. Fakat onun üzerinden konuşan, aslında bedenle ilgili spor, estetik, elbise… gibi pek çok ürün ve hizmet satan kültür endüstrisiydi.
Ve bu örnekte, endüstrinin kavramsal önermesi, patriyarkal toplumsal kültürel kodlarla el eleydi. Bir kadının bu işbirliğinden zararlı çıkacağı ise kesindi. Genç bir kadın olan arkadaşım, bu pazarlama stratejisinin musallatını engelleyemeişti.
Fakat ben, kültürel kodlara muhalif olmama rağmen neden direnememiştim? Belki beğenilme arzusu rol oynamıştı burada. Belki zayıftım o aralar. Ya da kararsızdım. Ve düşünce bana da musallat oldu. Akabinde kendi cahilliğim neticesinde, ters bir hareket yaparak sakatlandım.
Bu düşünceler bize musallat olmuştu. Benim örneğimde benim vücudumu sakatladı bu düşünce. (Kısmen) Ama bu düşünceler aynı zamanda bizim ruhumuzu (zihnimizi) de sakatlamıştı. Başka bir durumda buna direnmiş de olabiliriz. Ama bu örneğin düşünce musallatı ve musallatoloji tartışması için iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.
Neden musallatoloji?
Peki bu noktada düşüncelerin bizi işgal etmesini musallat terminolojisi ile açıklamak bize ne katar? Çünkü kültürel alanın bir savaş alanı olduğunu zaten biliyoruz. Bu yüzden devlet, şirketler, kişiler… gibi odaklar ister istemez kendi ajandalarına uygun düşünceleri dayatmak isteyecek.
Çünkü cin musallatı hikayesi, insandan insanlığının nasıl adım adım çalınacağı ile ilgili bir model sunuyor. (Şuradaki yazıda anlattığım gibi.) Buna göre cinler, önce insana ilişir. Ardından onun talihini değiştirir, ona vesvese verir, onun aklını ve iradesini etkilerler. Cin musallatının en ileri aşamasında ise onu tamamen ele geçirir ve insanlıktan doğaya ve akıldan deliliğe çekerler.
Bence fikirler de aynı bu şekilde, bizi bir yerlere doğru çekiyor. Ve bizleri birer konak olarak kullanarak, bizim insanlığımız yerine tüketici bireyi koyuyorlar. Bu hedef tabii her zaman farklı düzeylerde gerçekleşiyor. Kültürün buyruğu, bir satın alma anında da bizi etkileyebilir, çocuğumuzu yetiştirirken de, kendimizle ya da iş arkadaşımızla konuşurken de.
Sorumlu ve özgür insan yönü, bu aşındırıcı saldırılar neticesinde insandan parça parça alınıyor. Oluşan boşluk ise kişisel gelişim, new-age dinler, başarı mitleri, komplo teorileri ile dolduruluyor. İşte bu benim yeni mitoloji dediği şey.
İsmail Gezgin‘in söylediği gibi her çağda iktidarın yanında olan mitoloji, bugün de en yeni versiyonuyla iktidarın yani şirketlerin ve onların silahları olan fikirleri yanında. Bu fikirler ne kadar başarılı olursan o kadar değerlisin, ne kadar güzelsen o kadar değerlisin, ne kadar istenirsen o kadar değerlisin… gibi suretler alabiliyor.
Ve insanın insan olmak bakımından sahip olduğu potansiyel, ondan ona musallat olan bu tehlikeli cinler, bu cinlerin silahları ve efendileri tarafından çalınıyor. Benim düşünce musallatı olarak adlandırdığım şey işte tam olarak bu. Çalınansa insan olmanın daha yüksek biçimleri oluyor. İnsan, cinlerin doğaya ve deliliğe çağırması gibi; insan olmayana, üretken olmayana, paylaşımcı olmayana, etik olmayana çağırılıyor.
İlerleyen dönemde musallatoloji çerçevesini yeni mitoloji ile birlikte kullanarak, bu bağlamda insan olmanın nereye sürüklendiği üzerine düşünmeye çalışacağım. Düşünce musallatı fikri bu bağlamda bir parça ilham verebilir diye düşünüyorum.
Bir örnek: İntihar düşüncesi ve musallat
İntihar ilginç bir fenomen. Canlı güçlerini kendini yıkmak için kullanıyor. Peki bu fenomeni toplumsal açıdan cinayetten ne ayırır? İntiharın sorumluluğu hepimizde olabilir mi?
Gelecekle ilgili umudunu kaybetmiş bir genç, hayatının bir döneminde intihar düşüncesine kapılabilir. (Bknz. Depresyonun toplumsallığı) Ama ona sadece bu fikir musallat olmamıştır. Ona aynı zamanda değersiz olduğu, başarılı olamadığı için yaşamasının da önemi olmadığı, başkaları tarafından tanınmadığından bir hiç olduğu düşünceleri de musallat olmuştur. Asıl tetikçiler bunlardır.
Fakat birkaç fikir beynimize girdi diye intihar etmeyiz. (Düşünce musallatı) Bu fikirlerin duygu durumları da bu kişide oluşmuştur. (Jest musallatı) Belki ailesi, belki çevresi ona yalnız olduğunu hissettirmiştir. Belki dışlanmış, toplumsal statüsü ya da güzellik standartlarına uygun olmadığı için kendisini dışarıda hissetmiştir.
Yani musallat adım adım gerçekleşir. Küçükken yanlış ebeveynlik yüzünden yara almaya, değersizlik şemaları kurmaya başlarız. Derken toplum bize hem ötekine hem de kendine karşı zorbalık yapmayı öğretir. Ve kapitalizm propagandası bunların üzerine oturur.
Aynı cinlerin musallatında olduğu gibi, insan olma potansiyeline sahip bebek, hastalıklı bir toplumsal dişliye dönüştürülür. Ve cin hikayelerinde olduğu gibi, son aşamada genç cinnet geçirerek intihar eder. Ben bu olayı cinayet olarak okumayı tercih ediyorum.
Musallatoloji, bu işgalin ve insansızlaştırmanın (de-humanization) aşamalarını inceler. Ve bize direniş için karşı teknikleri söyler. Çünkü yaşamak direnmektir. (Kutsiye Bozoklar) Ve musallat her zaman karşı tekniklerini de üretir.
İnsanın musallata yatkınlığı
Değinmek istediğim ilginç bir nokta daha var. O da insanın musallata yatkınlığı. Çünkü insan her zaman dil oyununun içindedir ve zamansal bir muğlaklık içinde yaşıyor.
Derrida’nın söylediği gibi, Yazı (Gramer) her zaman hayatın efendisidir. Ve biz cümleyle ifade edilen propagandayı anlayıp ona karşı çıkmadan önce, dilin kendisi bir yasa dayatır. Kültür, metafizik ve patriyarka dilin içinde gizlenerek kuşatır bizi.
Ve insanın geride bıraktıkları, çoğu zaman tarihin içinden geri dönüp onu avlamıştır. Yine de Fuko’dan hareketle her iktidarın kendi direnişini ve alternatiflerini yarattığını söyleyebiliriz. Bu yüzden kaçış noktaları, çalışmalar, dil sürçmeleri, marjlar… yani patikalar üzerine düşünmeyi sürdürmeliyiz. Ve musallata karşı kullanacağımız kendi büyülerimizi ve karşı büyüleri geliştirmeliyiz.
Peki musallatoloji ne işe yarayabilir?
Bence devrimci bir musallatoloji, bize bir tür uyanıklık katabilir. Çünkü kültür ve yaşam her an bir savaştır. Fikirler ve duygulanımlar sürekli yer değiştirir. Ve birbirinin yerini alır. Ve bu fikirler, duygulanımlar ile birlikte bize yaşama ritmi verir.
Bence günümüz felsefesi de bir açıdan bu noktaya ulaştı. Deleuze’den hareketle felsefe yapmak bir tür jest, hayat ritmi kazanmak. Bu açıdan bilmek değil, eyleminin kipi yani olay anı önemli diyelim. (“Önce eylem vardı.” Goethe)
Yeni bir durumla karşılaştığınızda, birisine elinizi uzatmak ya da kapitalist mottoyu takip ederek onun üzerine basmak. Başarıya dayalı değer şemasına, güzelliğe dayalı değer şemasına ya da statükoya tabii olmak ya da evrensel olana dokunabilmek.
Bir insanı araç haline getirmek ya da onu onu amaç olarak görüp saygı duyabilmek. Güce tapan sözde bir Müslüman olmak ya da Allah’ı yani evrensel ahlak yasasını her yerde görebilmek. Bunlar her an yaşanan sınavlardır. Bize musallat olanları görebilmek, uyanıklık katar bize. Böylece her sabah üzerimizdeki ölü toprağını aşabiliriz.





Bir Cevap Yazın