Bugünlerde İnsanlığı Yeniden Büyülemek kitabını okudum. Bu kitap, genel olarak çevrecilikte görülen bazı mistik yaklaşımları inceliyor. Ama kitabın daha derin bir şekilde tartıştığı, günümüz dünyasının sorunları ile nasıl başa çıkmak gerektiği sorusu. Kalbin ve aklın ikinci plana atıldığı, makinalaşmış bir dünya ile nasıl mücadele etmek gerekir? Akıl ve etiğe yeniden inanmak mümkün mü? Yoksa dünyayı kurtarmanın yolu onu yeniden büyülemek mi?

Kitap benim son derece ilgimi çekti. Çünkü günümüzde dinin ve dinsel / batıl inançların yükselişi fenomenini incelemeyi seviyorum. İnsan neden inanır? Hikayelere neden ihtiyacımız var? gibi sorular üzerine düşünmeyi seviyorum. Ve bu blogda bu konuyla ilgili bir hayli tartışma var. (Bknz. Cin hikayeleri gerçek mi? / Ruh inancı ve hikayeler / Zöhre ana, evliyalık ve hikaye anlatıcılığı )

Kitap önce mistik bazı ekolojist yaklaşımları eleştiriyor. Ardından bu yaklaşımların aslında günümüzde yükselen anti-hümanist ve mizantropist dünya görüşüne yaslandığını iddia ediyor. Açıkçası kabaca bu görüşe katılıyorum. Çünkü solun ve emek siyasetinin güç kaybetmesi ile birlikte, günümüzde genel bir karamsarlık ve anı yaşama hali yerleşti.

Fakat kitap, bu görüşlerin entelektüel arenadaki post modernist eğilimlerle kol kola ilerlediğini de iddia ediyor. Yazara göre Heidegger, Foucault, Derrida gibi düşünürler bizzat bu gelişmelerin sorumlularından birisi. Bu yazıda aynı zamanda bu görüşe neden kısmen katılmadığımı da paylaşmak istiyorum. O halde gelin, İnsanlığı Yeniden Büyülemek kitabı üzerinden bir tartışmaya girişelim.

Mistik çevrecilik çeşitleri

Kitap bazı temel mistik çevrecilik türlerini detaylı şekilde argümanlarıyla inceliyor. Ve ardından yazar bu argümanları tek tek ele alıp çürütüyor. Fakat biz bu çevrecilik görüşlerini kısaca özetlemekle yetinelim.

  1. Richard Dawkins’in bencil gen teorisi ve sosyobiyoloji
  2. Toprak Ana Gaiacılık
  3. Yeni Malthusçuluk
  4. Eko-mistisizm
  5. İlkelcilik
  6. Teknofobi
İnsanlığı Yeniden Büyülemek

Determinist görüşler: Sosyobiyoloji ve Gaiacılık

Bu görüşlerden ilki yani sosyobiyoloji, insanın biyolojisine ve genetiğe ilişkin özelliklerden hareketle, insana bir tür ‘insan doğası’ tanımlar. Temel argüman, insanın genlerinin ya da doğal yasaların determinizmine tabii olduğudur. Bu yüzden de insana etik sorumluluk, özgür irade ve rasyonellik atfedemeyiz.

İnsanlığı Yeniden Büyülemek çok ilginç şekilde, bilimsel bir dünya görüşünün nasıl kaderci olabileceğini gösteriyor. Oysa Dawkins insan genlerinin bencil olmasından hareketle insanın bencil olmaktan kurtulamayacağını iddia ederken, ilişkisiz alanlar arasında bir analoji yapıyor. İnsan genlerin kontrolündeyse beynin, dilin ve insanın ikinci doğası olan kültürün ortaya çıkmasının sebebinin ne olduğunu ise açıklayamıyor.

Oysa Dennet Daniels, Özgürlüğün Evrimi kitabında biyolojik determinizm ile özgürlüğün ve ahlakın nasıl bağdaşabileceğini göstermişti. (Bknz. Biyoloji ve özgür irade) Açıkçası Dawkins, determinist ve karamsar dünya görünüşün kanıtlamak için, bazı bilimsel analizleri kullanıyor diye düşünüyorum.

Toprak Ana Gaia hipotezi ise yazar Lovelock tarafından savunuluyor. Bu teoriye göre Gaia’nın kendi sinerjisini korumak için uyguladığı bazı stratejileri var. Ve biz insanlar, hümanizm sapkınlığı içerisine ona zarar verdiğimiz, şehirleştiğimiz, çoğaldığımız için onun gazabına uğruyoruz. Çünkü Gaia kendisine iyi davrananları daima korumuştu.

Gördüğünüz gibi bu tez dünya Gaia’yı metafizik bir varlık olarak kurguluyor. Ve insanın ona ihanet ettiği için suçlu olduğunu savunuyor. Yani yine karamsarlık ve determinizm ile karşı karşıyayız.

İblis’in barınağı mısın değil misin, haydi söyle bana? Söyle bana… söyle bana, okyanus, bulutlara değen tuzlu sularını ayaklandıran fırtınaları İblis’in soluğu mu çıkartıyor? Söylemelisin bana, çünkü sevindirecek beni, insanın cehenneme bu kadar yakın olduğunu bilmek.

Maldoror’un Şarkıları, s.50

Yeni Malthusçuluk

Malthus, 18. yy’da yaşamış bir İngiliz ekonomisti olarak, insanlığın kendisini besleyemeyeceği kadar çoğaldığına dikkat çeker. Yeni Malthusçular da buna paralel şekilde, günümüzde fakirliğin Nüfus patlaması yüzünden yaşandığını iddia eder. Ve insanlığın fakirleri beslemek ve desteklemek yerine, fazla nüfustan kurtulması gerektiğini savunur.

Bu görüş, hem fakirliğin tespitini yanlış yapmasıyla sorunludur, hem de insanı bir hayvana indirmesiyle. Dünyada fakirlik vardır çünkü kaynaklar eşitsiz şekilde bölüşülmüş ve eşitsiz gelişim sürdürülmüştür. Ve insan, meyve sineği ile aynı etik yetenekte değildir. İnsan ötekine karşı duyarlılık gösterebilen, içinde yaşadığı toplumu güzelleştiren ve ancak bu şekilde mutlu olabilecek canlıdır.

Malthusçuluğun temelinde, sınıflara ilişkin analiz eksikliği yatar. Yeni Malthusçuluğun bugün güçlenmesi ise, olsa olsa emek siyasetinin güçsüzleşmesiyle ilgili.

İnsanlığı Yeniden Büyülemek

Eko-mistisizm

Bazı çevreciler, çevreciliğe mistik bir tinsellik ekleyerek, büyülü ve dünyaya duyarlı ideolojiler oluşturmaya çalıştılar. Bunlara örnek olarak Yeni Şamanizm, Yeni Paganizm, Mistik Derin Ekoloji (Earth First vs.) gibi akımlardır. Bunların ortak özelliği ise hümanizm ve insan-merkezciliği reddetmeleridir.

Bu görüşlerde genel amaç, insanın içinde yaşadığı dünyanın, insanlığın geleceği için korunması değildir. Bunun yerine insanlık bir kanser olarak görülür. Ve onun tehdit ettiği Doğa Ana merkeze alınır. Derin Ekoloji, insanın doğa karşısında üstünlüğünü kati olarak reddeder. Bu anlamda anti-hümanisttir.

Bu tepkisel ve rasyonel olmayan eko-mistisizm türleri, İnsanlığı Yeniden Büyülemek kitabının yazarı tarafından günümüzde dinin geri dönüşü fenomenine dayandırılır. Gerçekten de bugün dinlerin yeniden güçlendiğini, new-age dinlerin türediğini, burç inancı gibi batıl inançların yükseldiğini, alternatif tıbbın modern tıbba tercih edilmeye başlandığını, yogacılık ve budizm gibi akımların taraftar kazandığını görebiliyoruz.

Derin ekolojinin de, insan aklına ve hümanizme duyulan inancın çökmesinin, ekolojik bir görünümü olduğunu söyleyebiliriz bence.

İlkel efsanesi ve teknofobi

Bazı çevreci görüşler ise, ilkel insanların doğa ile tam bir uyum içerisinde yaşadıklarından mutlu olduklarını iddia etti. Bu durumda yapılması gereken, teknolojiden uzaklaşmak ve dağlara kaçmaktı. Peki ilkel insan bu kadar masum muydu?

Oysa İlkel insanın doğa ile sürekli mücadele ettiğini biliyoruz. İlkel insan seri şekilde hayvanları öldürecek aletleri üretmiş ve hatta bunların ticaretini yapmış, mera elde etmek ve tehlikeli hayvanları bastırmak için çok geniş ormanları yakmıştı. Bu bakımdan günümüz insanına göre doğaya daha saygılı olduğunu düşünmek için yeterli sebebimiz yok.

Evet, bazı Şamanizm türlerinde doğa ruhlarla dolu ve kutsaldır. Ancak bu inançların ilkeller tarafından ne kadar ciddiye alındığı da belirli değildir. Ayrıca kutsal yasaların hayvanlara işkence yapmaya izin verdiği pek çok örnek vardır. Ayrıca ilkel mistisizmin, ilkel insanın doğaya karşı zayıflık ve korkusundan, psikolojik zorlantılardan, ölü tabusundan ve rüyalardan doğduğuna dair çok ciddi antrolopolojik tezlerimiz var.

Yani ilkel dünyaya dönüş, sandığımız kadar doğaya dostluk getirmeyebilir. Ayrıca teknofobi insanlığın hastalıkları yenmesi gibi pek çok ilerlemesini de mi dışarıda bırakacaktır?

İnsanlığı Yeniden Büyülemek ve anti-hümanizm

Kitabın temel amacı, anti-hümanist eğilimlerin ve mizantropinin ne kadar tehlikeli olduğunu göstermek bence. Çünkü bu görüşler hem bugün içinde olduğumuz karamsarlık ve çaresizlikten doğuyor. Hem de bunu besliyor.

Peki nasıl bu noktaya geldik? Akıl ve mücadele ile iyi bir geleceğin kurulacağı inancını nasıl yitirdik. Bunda Sovyetlerin çöküşünü ve emek siyasetinin gerilemesinin büyük payı var.

Emek mücadelesi zayıflayınca, hepimiz neoliberal dünyanın bireyciliğine sallandık. Buna ister istemez sol ve muhalif düşünce de düştü. 68 den sonra Yeni Sol kültürel bir özgürleşme programına yöneldi.

Marcuse’un tezi kapitalizmin tüm mağdurlarının birleşmesiydi. Farklı cinsel yönelime sahip olanlar, azınlıklar, farklı inanca sahip olanlar… Ama bu program içerisinde emek vurgusu giderek azaldı.

21. Yy’ın başında çalışma şekillerinin esnek hale gelmesi ve hizmet sektörünün gelişmesi de bu durumu destekledi. Emekçiler dağınıktı. Ötekileri ise Netflix de dahil olmak üzere kapitalizm çoktan içeri almıştı. Sistemi tehlikeye almadıkları sürece şovun parçası olabilirdi Queer kimlik.

Ama dünyanın giderek daha adaletsiz bir yer olması daha da moralleri bozacaktı. İşte bu dağınıklık ve programsızlık hali içerisinde karamsarlık hakim olmaya başladı.  Dünya hiçbir zaman adil olmamıştı ve olamayacaktı. Bir ihtimal bireysel olarak kurtulabilirdik, o da milyonda bir ihtimaldi.

İşte bu kriz anında, dinler ve batıl inançlar yükselmeye başladı. (Her kültürel krizde olduğu gibi.) İnsanlığı Yeniden Büyülemek, anti-hümanizmin ve mizantropinin işte bu ortamda yükseldiğini iddia ediyor. Açıkçası ben de bu teze katılıyorum.

Bugün milliyetçiliğin ve dinlerin yeniden yükselişine tanık olmuyor muyuz? Darwincilik yükselmiyor mu? Ötekine karşı empati giderek azalmıyor mu?

Etiği çoktan geride bıraktık bence. Çaldılar ama iyi çalıştılar dedik ve bunu kabul ettik. Çalmayan ahlaklı değil, yeteneksiz bize göre. Etiği geride bırakmamızın sebebi ise akli geride bırakmamız. Çünkü Sokrates’in söylediği gibi, sadece cahil olan insan ahlaksızdır.

Anti-hümanizm ve Post modern düşünce

İnsanlığı Yeniden Büyülemek kitabı, post modern düşüncenin bu yolu desteklediğini iddia ediyor. Buna kısmen katılıyorum. Ama burada bir totoloji ile karşılaşıyoruz. Çünkü post modern düşünce bu dünyayı anlamak için üretildi aynı zamanda. Ondan nasıl bağımsız olabilirdi ki?

Post modern düşünceyi yüzyılımızın cadısı ilan etmek bugünlerde moda. Ama ben bu eleştirinin çok kaba olduğunu düşünüyorum. Öncelikle postmodern başlığı çok geniş. Ama bazı örnekler üzerinden gidelim.

Örneğin Feyaberend’in Bilimselcilik eleştirisinin bilime olan inancı zayıfladığı doğru. Fakat katı bir bilimselciliğin de sorunları yok mu?

Baudrillard bize kapitalist simülasyonun döngüselliğini gösterdiğinde gerçekten ümidimizi mi kurmayı amaçladı? Yoksa kapitalizmin duvarlarının esnekliğini mi gösterdi bize?

Foucault tarihin yapısökümünü yapıp iktidarın yapısını incelediğinde, bir bilgi katmadı mi insanlığa? Sol tahayyül üzerindeki Hegelcilik gölgesini hafifletmedi mi? Tarihin fragmental olarak ele alınması bizi gündelik yaşama ve Olay’a yaklaştırmadı mi?

Derrida ben ve Öteki diyalektiği üzerinden yepyeni ve heterojen bir etik imkan sağladı. Dahası tüm iktidarların farka dayalı ilksel kökenlerine karşı bizi duyarlı hale getirdi. Avrupa’nin ötekisi bile olsa, Avrupalıların idealini en güncel şekilde ortaya koyan o değil mi?

Bence post modern düşünürleri günah keçisi haline getiren, modernizmi yeniden canlandırmak isteyen romantik bir kesim. Fakat benim tercihim, 20. yy da yaşanan her şeyden sonra, modernizmin ötesine geçmek ya da Habermas gibi modernizmi çok ciddi revizyondan geçirmek olurdu.

Her halükarda ben İnsanlığı Yeniden Büyülemek kitabını beğendim. Kitabın hem ekolojiye ilişkin tartışması ufuk açıcı. Hem bu dünyayı yeniden akıl, etik ve sorumluluk bağlamında adil şekilde kurma çağrısı son derece ilham verici.

Ps: Kitapta Heidegger ile ilgili yazılan hemen her şey yanlış. Yazar Heidegger’i kesinlikle anlamamış. Amerikalıların ne kadar tezcanlı olabileceğini unutmamak gerekiyor.

Bir Cevap Yazın

Trending

Alçak kültür sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin