Cin inancı hala halk arasında yaygın ve cinlerin varlığı İslam dininin bir parçası. Ve cinci hocalar, hala tedavi uygulamaya devam ediyor. Peki cin inancı nasıl doğmuş olabilir? Cinlerin varlığı, mitolojiden mi yoksa ilkel bilimden mi doğuyor? Bu inanç geçmişteki insanların anlayamadıkları durumlarda sarıldıkları bir hikaye mi? Cinler var mı? Yoksa insanın korkularının gölgesi mi bu varlıklar? Cinler ölü tabusu, rüyalar, karanlık korkusu ve bilinmezin birleşiminden doğan canavarlar olabilir mi?

Cinlerin varlığını kanıtlamak zordur. Çünkü belirsiz, gizemli ve gölgelerde saklanan yönlerimize seslenir cinler. İnsanın kafasının içerisinde kendi sesi yankılanabildiği ve kendi hayaletleri insanı avlayabildiğinden, hangi gölgenin cin, hangisinin insan olduğunu söylemek zor bence. Bu yüzden cinler mi insanı delirtir, delilik mi cinleri çağırır sorusu da belirsizdir.

Bugün cin varlığı ve cin hikayeleri hakkında ne düşünmeliyiz? Onu miadı dolmuş bir hurafe olarak mı, bir korku hikayesi motifi olarak mı ele almalıyız? Bugün bu hikayeye sığınma nedenimiz, ilkel insanlardan farklı mı? Yoksa mitolojik bir büyülenme ihtiyacı içinde miyiz hala? Ve bu ihtiyacın ne kadarı çaresizliğimizden, ne kadarı simgesel yönümüzden geliyor? Hangi çaresizlik cinleri çağırır? Cin musallatı psikolojik gerilimlerden doğan kültürel bir sendrom mu?

Bir diğer sorun ise, bugün sahip olduğumuz diğer pseudo bilim kalıntılarını nasıl değerlendireceğimizdir. Burçlar, elementler, astroloji, new-age dinler, neo-spiritüalizm (Ruhselman ekolü), çakra, eterik beden, enerji gibi inanışları nasıl değerlendirmeli? Cin, peri gibi hikayeleri reddederken bu New age akımları kabul etmek tutarlı mı? Mitoloji sandığımızdan daha güçlü ve hala etkili olabilir mi?

Bu yazıda yapmak istediğim, aslında cinlerin varlığı ve cin hikayelerini nasıl değerlendirmek gerektiğini tartışmak. Çünkü inancın nesnesinin yokluğunu da, varlığını da kanıtlamak neredeyse imkansız. Fakat yine de ‘cinler var mı‘ sorusunu soralım. Ve bu soruya din adamının, bilim insanının ve antropoloğun hangi cevapları vereceğine bakalım. Cinlerden neden korkarız, bunun ardından karar verelim.

Cinler var mı?

Bu soruya cevap vermek hiç de kolay değil. Diğer paranormal varlık ve inançlar gibi, cinlerin varlığını da kanıtlamanın bir yolu yok. Bu varlıklar, İslami anlatıda bile görülmesi ve ilişki kurulması güç varlıklardır. Çünkü cinler bizden farklı bir boyutta ve insanların bulunmadığı yerlerde yaşarlar. ‘Cin’ Arapça da örttü veya gizledi anlamına gelen “cenne” kelimesinden türemiş bir cins isimdir. Yani kelimenin kökeni bile belirsizlik ve gizlilik içerir.

Bazı din alimleri cinlerin görülüp duyulabileceğini söyler. Bazıları ise bunu reddeder ancak onların bizle çeşitli biçimde iletişim kurabileceğini kabul eder. Genel kabule göre cinler insanların kulaklarına fısıldayan varlıklardır.

Resmi İslami anlatı ve cinler

Cinlerin varlığı dini anlatıda kabul edilir. Ancak resmi dini anlatıda, cinler insanı ancak vesvese vererek etkileyebilen varlıklardır. Cinlerin musallat olması ve cin çarpması gibi vakalar, resmi dini anlatıda üzerinde uzlaşılmış değildir. Öte yandan halk hikayelerinde, cinlerin varlığı paganizmden kalmış ruhçuluk inançları ile iç içe geçer.

Bu noktada resmi bir islami görüş, bilim insanı ile paralel şekilde cin inancı ile iç içe geçmiş hurafeleri reddedebilir. Çünkü halk hikayelerinde cinler, reenkarnasyon, ruhların insanı kontrol etmesi, atalar kültü gibi inançlarla iç içedir. Bu hikayelerle dolu bir literatürde, din adamı da ‘cinler var mı‘ sorusuna basit bir cevap vermeyecek, bu hikayeleri temizlemek isteyecektir.

Bilimsel yaklaşım ve cinlerin varlığı

Bilim insanı ise, cin anlatısının hangi sorunları çözdüğü ve neleri açıklayabildiği ile ilgilenir. Eski zamanşarda taun (veba) gibi hastalıklar cinler ile ilişkilendirilirdi. (Bknz. Evliya Çelebi ve İmam Şibli) Fakat bugün bu açıklamaya ihtiyacımız yok, çünkü vebaya sebep olan mikrobu gözlemleyebiliyoruz.

Ayrıca bilimsel açıdan, cinlerin varlığı gibi tezler, ne gözlemlenebilir, ne de kontrol edilebilir vakalardır. Bu durumda bu hikaye ve inançlara ihtiyacımız olduğu söylenemez. Bilim insanı için ‘cinler var mı‘ gibi bir soru, basitçe gereksizdir. Çünkü böyle bir açıklama, çözümden çok sorun doğurur.

Yine de cin hikayelerinden korkar, cin yerine üç harfli demeyi tercih ederiz. Cin hikayelerini anlatan cin korku fimlerinden korkmaya devam ederiz. O halde bu inancın gerçekliğindense, bu inancın kökenlerini incelemek daha faydalı olabilir. Cinlerin varlığı insanın hangi korkuları ile ilişkilidir? Bir inanç nesnesi olarak cinler, bizi nasıl etkiler? Bence bu soruların peşine düşmek hiç de gereksiz değil. Çünkü bunlar insan olmanın bir parçası.

Cinlerin var mı ve insanı etkileyebilirler mi?

Cin inanışı ve mitoloji

Cinler, İslam ve Sami kültürlerinde görülen bir varlık türüdür. Ve sadece İslam inanışlarında cinlere rastlanmaz. Sümer, Babil ve diğer Mezopotamya mitolojileri, cinlerle doludur.

Sümer, Babil ve diğer Mezopotamya uygarlıkları, dünyanın en eski yazılı mitolojilerinden bazılarını bize bırakmıştır. Bu mitolojilerde cinler, tanrılar, insanlar ve diğer doğaüstü varlıklarla etkileşime giren önemli figürlerdir. Mezopotamya mitolojisindeki cinler genellikle “utukku,” “gallu,” veya “edimmu” gibi çeşitli isimlerle anılır ve hem iyi hem de kötü özelliklere sahip olabilirler.

  1. Utukku (Udug): Genellikle kötü niyetli ruhlar olarak tasvir edilirler. Bu ruhlar, yaşayan insanlara zarar verebilir. Veya onları hastalıklara maruz bırakabilir. Ancak, bazı utukku’ların koruyucu ruhlar olduğuna ve insanları kötülüklerden koruyabildiğine inanılır.
  2. Gallu: Güçlü ve korkutucu demonlar olarak tanımlanırlar. Bunlar, insanları tanrılara karşı suç işlemeye zorlayan veya ruhları yer altına kaçırıp hapseden ruhlardır.
  3. Edimmu: Ölen ancak düzgün bir şekilde gömülmeyen kişilerin ruhları olarak görülür. Bu ruhlar, yaşayan dünyada dolaşarak insanlara zarar verebilir veya onları rahatsız edebilir. Edimmu’nun özellikle enerji emici özelliklere sahip olduğuna ve insanların yaşam enerjisini emebileceğine inanılır.

Mezopotamya mitolojisindeki cinler genellikle doğal olaylar, hastalıklar ve insanların karşılaştığı diğer zorluklarla ilişkilendirilir. Bu varlıklar, insanların yaşamındaki iyi ve kötü olayların açıklanmasına yardımcı olur ve evrenin dengesini sağlama rolü oynarlar.

Bu mitolojilerde cinlerin davranışları ve insanlarla olan etkileşimleri, genellikle dönemin kültürel değerleri, inançları ve toplumsal yapısıyla ilgili. Bence, Mezopotamya mitolojisindeki cinlerin hikayeleri, o dönem insanlarının dünyayı nasıl algıladıklarına ve doğaüstüyle nasıl bir ilişkileri olduğuna dair önemli ipuçları sunuyor.

Ama Anadolu’da cin inancının güçlü olmasının tek sebebi Mezopotamya etkisi değil bence. Çünkü eski Türk mitolojisi ve inanaçları da ruhlar, iyeler, cinler ve perilerle dolu. (Bknz. Türk mitolojisi ve cinler)

Mezopotamya mitolojisi ve günümüz cin inancının benzerlikleri

Bu anlatıları kabaca incelemek bile, bugünkü sözlü kültürle bu mitolojik cin anlatısının benzerliklerini ortaya koyar. Utukku ve Gallu olarak adlandırılan varlıklar, sözlü kültürde kafir cinler ve ifritlere karşılık düşer. Edimmu ise hortlak ile benzerdir.

Bu varlıklar, günümüzdeki cin anlatıları ile benzer şekilde hastalık getirirler, kişinin ruhunu ele geçirip onu kontrol altına alırlar. Bazen insana vesvese vererek cinler gibi insanın kötülükler yapmasına sebep olabilirler. Aslında bu anlatılar, günümüz cinci hocasının anlattığı cin musallatı belirtileri ile son derece benzerdir. Bunlar intikamcı, öngörülemez ve tehlikeli varlıklardır.

Günümüzdeki cin anlatılarının bu mitolojik varlıklar ile benzerliği, mitolojinin hala işler olduğu fikrini bizde uyandıyor. Peki mitolojinin insanlık için işlevi ne olmuştur? Bu mitolojik anlatılar hangi ihtiyaçlardan ve korkulardan doğdu? Mitoloji nasıl arkaik / pseudo bilimle ilişkilidir.

Yani ‘cinler var mı‘ sorusunu takip etmek için, cinlerin varlığı insan için ne anlam ifade ediyordu sorusunu soralım.

Pseudo bilim olarak mitoloji

Mitoloji neden ortaya çıkmıştır? Bu soruya tek bir cevap vermek kolay değil. Mitoloji, hem insanlığın ilkel dönemindeki tesellisi, hem dünyanın acımasızlığını dindirecek bir hikaye, hem toplumun birleştirici gücünün bir ifadesiydi. Ve aynı zamanda insanın ve kültürün bilinçaltı çatışmalarının da bir ifadesiydi.

Ama mitoloji bunlardan fazlası olabilir. Eski insanlar sadece hikaye anlatmak için değil, mücadele azmi kazanmak ve dünyayı açıklamak için mitoloji üretmiş olabilirler. Peki mitoloji ne anlamda pseudo bilimdir?

İlkel dönemde insanlar, doğanın güçleri ile savaşlarında çok güçsüzlerdi. Elimizde ne bilginin biriktirilip aktarılabileceği gelişmiş araçlar, ne araç gereç, ne de sistemli düşünce vardı. Fakat yine de insanlar doğa ile olan mücadelelerini zaman zaman kazanabiliyordu ve daha da önemlisi, mücadeleden vazgeçmemek zorundaydılar.

İşte tam da bu psikolojik ihtiyaç sebebiyle, insanlar mücadele azimlerini arttıracak bazı hikaye ve ritüeller gerçekleştirmeye başlar. Bu hikayeler ve jestler aracılığı ile insan, doğayla mücadelesinde zaman zaman kullandığı rasyonel düşünce, organize eylem, gözlem yeteneği gibi rasyonel araçları kopyalamaya başlar. Bu kopya araçlar rasyonel değil irrasyonel olsa da, insana psikolojik destek veriyordu.

Örneğin insanlar, bazı hastalıklara bazı yiyeceklerin iyi geldiğini öğrenmişlerdi. Hatta bazı otları kullanarak ilaçlar da hazırlıyorlardı. Ancak insanlar bununla sınırlı kalmayıp, bazı bitkilerin kutsal ve koruyucu olduğuna inanmaya başlamışlardır.

Burada, deneme yanılma usulü ile bulunmuş bazı sağaltma tekniklerinin taklit edilme çabasını görürüz. Tabiki uydurma bir karışım kimseyi tedavi etmez, fakat yine de placebo etkisini ve bu pseudo tedavinin verdiği moral gücü hesaba katmak zorundayız.

Pseudo bilimin işlevi

Peki bu pseudo bilim üretiminin asıl faydası neydi? Bence asıl katkı, insanların mücadelelerinde ne kadar çaresiz olduklarını fark etmemeleri ya da bu farkındalık ile mücadeleye devam etmeye ikna olmalarıdır.

Böylece ilkel dönemin rahibi, doğa güçleri ile mücadelede insana ruhani destek ve moral veren bir pseudo bilim insanına dönüşür. Oysa o sadece bir bando ekibidir. Verilmek istenen mesaj ise, insanın doğa ile mücadelenin araçlarını gelistirebileceği ve geliştirmekte olduğu; yani aslında çaresiz olmadığıdır.

Yine de mit insana, çok önemli bir şeyi, evreni anlayabileceği ve evreni anladığı ilüzyonunu verir. Bu elbette sadece bir ilüzyondur.

Mit ve Anlam, Levi Strauss, s.51

Sonuç olarak, cinlerin varlığını tartışırken cinler var mı ve cinler gerçek mi sorularından çok, cin anlatısı insanlık için hangi işlevleri yerine getirdi sorusunu sormalıyız. Çünkü inancın nesnesi, fiziksel nesneden farklı şekilde olsa da, yine de insanı etkiler.

Doğa güçleri ve cinler

İlkel insan, doğa güçleri karşısında çok çaresizdi. Zaten prematüre doğumu yüzünden kırılganlık travması olan insan, doğanın işleyişini anlayamadığı, gözlem dışında hiçbir teknik gelistirmemiş olduğu ve bilgiyi kaydedip aktaramadığı dönemde; doğa ile mücadelesinde bir kör dövüşü içerisindeydi.

Bu çaresizlik, insanı yılgınlığa itebilirdi. Ama insan devam etmeliydi, bu yüzden de doğanın güçlerine yetersiz de olsa bir açıklama geliştirmesi gerekiyordu. Bu açıklama, mücadele ettiği güçleri açıklayabildiği yanılsamasını uyandırarak insana moral güç veriyor olmalıydı.

Tam da bu yüzden, ilkel insan doğanın ruhlar ve cinlerle dolu olduğuna inanıyordu. Örneğin eski Sümerler doğanın güçlerini cinlerle ilişkili olarak anlıyordu. Her doğa olayı bir cinle ilişkiliydi ve hastalık, sel, kaza gibi tehlikeli olayların önlenmesi için cinlere adaklar adanması ya da bu ruhların büyü ile ikna edilmesi gerekliydi.

Benzer inanış pek çok halkta görülüyordu. Örneğin eski Türklerde sadece doğa olaylarının değil, doğadaki her olgunun / nesnenin de bir iyesi vardı. Örneğin bir nehrin, bir dağın, bir ormanın hatta bir ağacın koruyucu ruhu yani iyesi (sahibi) olduğuna inanılırdı. (Eğer paganist inançlar ve şamanik pratiklerle cin hikayeleri arasındaki ilişki ilginizi çektiyse, ‘Cinci hoca ve şamanik kaynakları‘ yazıma buradan ulaşabilirsiniz.)

İşte bu yüzden cinler var mı sorusunu bu ihtiyaçlar doğrultusunda düşünmeliyiz. Cinler, insanda karşıladığı ihtiyaçlar oranında vardır. Gerçeklik değeri, ihtiyacın büyüklüğünden doğar. Bugün bu inancın devam etmesi ise ayrı bir sorudur. (Ya hala kendimizi çaresiz ve kırılgan hissediyoruz, ya da batıl inançlar sandığımızdan daha güçlü.)

İlkel psikoloji ve cin anlatısı

Cin hikayelerinin psikolojik kökenleri çoğu cin hikayesinde apaçık ortadadır. Örneğin sevdiğinin kaybına dayanamayan bir insanın onun ruhunu cinler aracılığıyla çağırması, depresyonun cinlerin musallatından kaynaklandığı inancı ya da boşanmak isteyen eşine ayrılık ya da soğutma büyüsü yapıldığı inancı gibi hikayeler; insan psikolojisinin zorlandığında doğa üstü inançlara sığınabildiğini gösteriyor.

Bu yüzden cin musallatı fenomeni, aslında bilimsel olarak açıklanabilir. (Bknz. Cin musallatı ve bilimsel eleştirisi) Ama bu inancın bir hurafe olmasına rağmen, hala inanmaya devam ediyoruz. Çünkü bu inanç akılla deliliğin tam sınırında. Ve akıl her zaman deliliğe ve cinlere ihtiyaç duyar.

İlkel dönemde de buna benzer durumların oluşması muhtemeldi, ne de olsa insan beyni aynı yapıydı ve zihnin/ psikolojinin nasıl çalıştığı ile ilgili o günlerde çok az bilgimiz vardı. Bu bilmece ile baş edebilmek için pek çok performatif hikaye geliştirilmiş olmalı.

Performatif hikaye kavramı ile şunu anlatmak istiyorum. Elimizde herhangi bir sebeple depresyon ya da benzeri bir mental durum yaşayan bir kişi olsun. Sağaltıcı kişi, bu kişiyi tedavi edebilmek için bir tanı koyar ve bir tedavi önerir.

Günümüzde bu tedavi psikolog / psikiyatr için terapi ya da ilaç kullanımı olabilir. Antik dönemde ise bu tanı cinlerin musallatı, tedavi ise kurşun dökülmesi ya da büyü, buna eşlik eden perhiz, belirli duaların ya da büyülü sözcüklerin tekrarı olurdu.

Düşünce deneyi: Travmaya dayalı sosyal kaygı ve ilkel tedavisi

Burada bir anlığına durup, bir düşünce deneyi yapmak istiyorum. Burada benim sahip olduğum bir rahatsızlık üzerinden düşüneceğim. Ben sosyal anksiyete bozukluğundan muzdaribim ve bununla ilgili bir psikologdan yardım alıyorum. Soracağım şu, bu rahatsızlığa 4000 yıl önce sahip olan bir kişi, nasıl bir tedavi alabilirdi?

Bu rahatsızlığın farklı dereceleri var. Sosyal kaygı, çocuklukta yaşanan travmalar sebebiyle kişinin sosyal hayata katılımda sorunlar yaşaması ve yüksek stresin ortaya çıkması. Bunun dereceleri, sosyapatlığa kadar ulaşabilir. Ve bugün bilimsel olarak tasnif edilmiş ve tedavi uygulanabilen bir rahatsızlık.

Ama 4000 yıl önce ne psikolojiden, ne travmadan, ne terapiden haberdardık. O günlerde böyle bir rahatsızlığa sahip ve bu yüzden kabilesine katkı sunamayan bir kişi, belki dışlanacak ve ölüme terk edilecekti. Ya da sosyal olarak daha az etkileşimde olacağı bir rol bulacaktı toplulukta.

Ama bu kişinin bir kabile reisinin oğlu olduğunu düşünelim. Eğer liderlik kutsalsa ve babadan evlada aktarılıyorsa, bu çocuğun bir şekilde tedavi edilmesi gerekecekti. Bu durumda rahip ve şifacı sahneye çıkar.

Bu noktada şifacı, rahatsızlığa ilişkin kültürel masallarla uyumlu bir hikaye yaratır. Çocuğun ruhunu ya da enerjisini bazı kötü ruhlar çalmıştı belki de. Ve bu tehlikeli ruhlar ya da cinler, bir tür tedavi neticesinde yenilmek zorundaydı. Bu tedavinin, hepsi aynı kültür içerisinde yaşayan kabile üyeleri arasında, çok güçlü bir placebo etkisi yaratacaktı.

Şifacı tedavisini uygular, kötü cinler çocuktan kovulur ve hasta iyileşir. Burada aslında psikolojik bir sağaltım uygulanmıştır. Cinlerin varlığının ve cinler var mı sorusunun ise bu tedavi ile bir ilgisi yoktur. Önemli olan kabilenin ve hastanın cinlerin varlığına ve tedavinin mümkünatına inanmasıdır.

Cinci hoca ve ilkel şifa tekniği

Psikolojik sağaltımda, ilkel dönemdeki sağaltıcının (rahip) de başarıya ulaşması ise şaşırtıcıdır. Kişi onun sayesinde bir hikayeye sahip olur ve rahiple birlikte inandığı söylem düzlemi sayesinde tedaviye cevap verir. Placebo etkisi hastaya iyileşme inancı verir ve perhiz, topluma karışma, doğada zaman geçirme gibi öneriler bu iyileşmeye katkıda bulunur.

Burada bilimsel düzlemde mitolojik düzlemi karşılaştırmak istemiyorum. Mitoloji tabiiki ilüzyona dayanır. Fakat nihai perspektiften baktığımızda iki alan da sundukları performans kadar etkin ve önemlidir. Bizler bilimsel düzlemi daha faydalı olduğu için tercih etmeliyiz. Fakat bunun ötesinde, iki düzlemin de kendi iktidar yapıları, toplumsallıkları ve tarihsellikleri olduğunu unutmamalıyız.

Yine de antik dönemde mitolojik düzlemin ve mitsel sağaltımın hiçbir işe yaramadığını söyleyemeyiz. Bilimin gelişmediği dönemde, rahip tedavi gerçekleştiriyor ve insanların akıl sağlığını koruyordu. Çünkü eskinin anlatıları tam da bu sağaltım için eskinin bilgeleri ya da evrimsel psikoloji tarafından oluşturulmuştur.

Yani mitsel tedavi ve mitolojik anlatı, geçmişte oldukça işlevseldi. Hem insana psikolojik destek veriyor, hem onu sağaltıyor hem de doğanın güçlerine ile mücadele edilebildiği ilüzyonunu sağlıyordu. Böylece insanlar mücadelelerine devam edebiliyorlardı.

Mit, Platon için genelde daha yüksek bir kavrayışın yerine kullanılan, birliği ve sürekliliği ileri süren, bu birlik ve sürekliliğin ifade bulduğu semboldür. Çoğu zaman hakikate giydirilmiş imgesel bir elbisedir, bu yüzden daha düşük bir seviyede icra edilen bir yaşamın mit içinde hareket etmesinde fayda vardır. Felsefe içinde yaşamak zor olabilir çünkü felsefe, yaşamın doğal akışına karşı asla bitmeyen bir mücadeledir. Fakat bunun içinde yaşayamayan ya da yaşamak istemeyenler uygun bir mit içinde yaşayabilirler.

Sorunsallıkta Yaşamak, Jan Patocka, s.35

Peki mitsel anlatı bugün ne işe yarar? Cin anlatısı neden hala yürürlükte? Bu konu hakkında sadece fikir yürütebiliriz. Şu konu kesindir: İnsanlar hala psikolojik savunma mekanizmaları için buna benzer hurafeleri kullanıyorlar. Çoğu cin musallatı hikayesinde bu motifi bulabiliyoruz. Ne de olsa ülkemizde psikoterapiye ulaşım hala çok sınırlı ve hurafelere inanç hala çok yaygın. (Konu ilginizi çektiyse ‘Paranormal olaylar psikopatolojik midir?’ yazımı okuyabilirsiniz.)

Modern mitoloji ve cin anlatısı

Günümüzde mitolojinin hala işlemesine şaşırmalı mı? Bundan emin değilim. Çünkü insan simgesel yönü de olan bir canlı. Dil bir iletişim aracı olsa da bununla sınırlı kal(a)mıyor, insanın bilinçaltı ile kültürün dehlizleri, hikayelerde bir araya geliyor ister istemez.

Ama yine de hikayelerimizi seçebilir ya da en azından dönüştürebiliriz. Cin anlatısı gibi hurafeleri mitolojimizden temizlemenin ilk adımı onun yerine yeni hikayeler koymaktır. Ama ikinci adım çok daha önemlidir.

Mitoloji ortadan hiçbir zaman kaldıramayacak bile olsa, insanın mitolojiye ihtiyacı azaltılabilir. Eğer mitoloji en çok insanın çaresizlik ve kırılganlığından türüyorsa, mitoloji içinde boğulmamızın ve hurafelerin düşünme aygıtının önüne geçmesinin önlenmesi için, insanın çaresizliğini azaltmamız gerekir.

Bu ise ancak dünyadaki adaletsizliğin önüne geçilmesi ile gerçekleşebilir. Ne de olsa kapitalist düzenin sadece kendisi irrasyonel değildir, irrasyonel düzen, irrasyonel insanlar ortaya koyar. Tam da bu yüzden, insanın mitolojinin ve hurafelerin çukuruna düşmemesi için, adil bir dünyanın kurulması gerekir.

Adil bir dünyada, mitoloji de başka bir çehre kazanacaktır. Belki de daha az korku ve daha hafif bir mistisizm içerecek daha güzel bir dünyanın hikayeleri. Böylece pseudo bilim olarak ortaya çıkan mitoloji, yeni bir işlev kazanabilir.

O yüzden önemli olan soru, cinler var mı değildir. Önemli olan soru, bir hikayenin ve inancın insana iyi gelip gelmediğidir. Bir hikaye eğer bizim güçlerimizi ve yaşama sevincimizi arttırmıyorsa, bize zarar verdiğini söyleriz. Bu yüzden cin musallatı gibi paranormal olayları şüphe ile yaklaşmasıyla.

Bir Cevap Yazın

Trending

Alçak kültür sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin